AÇIKLANAMAZ DERTLER ARŞİVİ



“Gerçeğe çizgi çeken hayali sınırlardır."

Bölünmüş, parçalanmışsın! Duygularına esir olmuş durumdasın. Öyle ki artık yüzün görünmüyor. Renkten renge giren bir deri parçası var karşımda!

Bazı günleri diğerlerinden daha değerli yapan şey bir iç disiplinden yoksun olman; çünkü kendini zorlayacak kadar değerli değil gelecek. Sen bugünün kaybısın! Her şey, hemen ve şimdi…

Omzunda sana ait olmayan bir hüznün yükünü taşıyorsun; seni bu kadar ağırlaştıran şey işte bu bencillik. Yarına kalacak kadar yarına güvenmiyorsun. Diğer hayatlara bakınca "neden?" diye soruyorsun, bende eksik olan ne?


Yanlış sorularda cevaplar arıyorsun; çünkü hüzün en kolay ulaşabileceğin yerde duruyor. Heyecan ve sevinçler için biraz çaba gerek; fakat sen en kolay yerden hepsine ulaşmak istiyorsun -ki bu sorun değil, gerçekten. Birçok hayat bunu arzuluyor. Hayatta güzellikler var ve bizi ayakta tutan bunları görebilme şansı. Her şey ke-

Hayır! Hepsi saçmalık!

Buraya kadar söylenen şeylerden bir cümle dahi seni etkilediyse aklındaki teraziyi hemen boşalt derim! Tüm bu söylence, kelimeler… İğrenç şeyler… Koca bir manipülasyon ağının ortasında aklına örümcekler yürüten lanetli şeyler!


Doğa üstüne doğa üretiyoruz; üçüncü, dördüncü bir doğa! Duymanı istediğin cümlelerden bir doğa örebilenler taraftar topluyor kendi soyut gerçeklerine! Sana onun için savaşmanı tohumluyor! Sen farkına bile varmadan küçük, entel bir saç düzleştiricisine dönüşüyorsun! Sermayeyi eleştiren kelime cambazlarının -ki onlara yazar da denir hacker da- kelimeleri sermayesi olan cambazlar olduğunu anlamanı istiyorum artık!

Duyuyor musun şu "Simülasyon Çağı" çığlıklarını? Manipülasyon onun çocuğudur! Bıkkın bakışlı yüce kâhin Baudrillard’ın önünde eğil! O, bu saçmalığın farkındaydı. Dostoyevski de öyle! Ama sen her zaman ki gibi anlamadın değil mi? Gördüğünü anlamadan önce bilmen gereken çok şey olduğunu unuttun. Biraz bilip her şeyden bir kaşık almak istedin. Budala!

Evet, beni hemen yargıla! Şimdi! Bir göz hareketi yeterli olmalı. Ben iğrenç bir adamım… Kin dolu bir adamım. Mutsuz bir adamım. * Belki de karaciğerimde yağlanma vardır. Bilmiyorum. Ama sana bildiğim tek şeyi söyleyeyim sayın yargıç: Yerimi! Sen ondan da bir habersin!

Fikirlerine ve bozuk terazine uyacak yap-boz parçalarını bulabileceğin türden bir şey olmaktan çıkacak bu iş. Kanlı bir düğüne doğru süreceğim düşüncelerimi! Çabalamayı bırak! Çabalamak batışı hızlandıran bir indikatörden başka bir şey değil! Haydi, selametle…

"Birader sen ne yaşıyorsun?" diye soruyor Buko. Sesi beni düşüncelerimin içinden çekip çıkarıyor. Eşikte durmuş, içeriden gelecek komutu beklerken omuz silkiyorum. Buko sigarasını söndürürken gülümsüyor. "Çok düşünüyorsun" diyor. Bekleme salonunda kendisine sunulan koltuğundan memnun, orasını burasını inceleyerek üzerine uzanmaya çalışıyor. Ne kadar çirkin bir herif!


Neden sonra, "Gel" diyor kapının ardından duyulan belli belirsiz bir ses.

İçeri girdiğimde, dört bir duvarına kitaplıklardan kaleler örülmüş büyük bir labirent karşılıyor beni. Yekpare bir pencerenin önünde; üstü defterlerle dolu masasının ardında sönmüş bir balon gibi duran; cildi güneş lekeleriyle kaplı, beyaz saçlı, küçük bir adam oturuyor.


"Lütfen" diyor, masanın önündeki deri koltuğu işaret ederek. Komutu yerine getirdikten sonra bir süre bekliyorum. Önce boş muhabbet mi yapsam? Birbirimizin sahte gülümsemelerine mi tahammül etsek? Hayır, ben öyle biri değilim. İnsanlara tahammül edecek yaşı çoktan geçtim. İhtiyara fırsat vermeden sessizliği tek, keskin bir soruyla bozuyorum.


"Bazı meslektaşlarım hipnoz yöntemlerinize sert eleştiriler getiriyor. Sizin insanları manipüle ettiğinizi söylüyorlar. Bunun hakkında konuşmak ister misiniz?"


Adam sandalyesinde hafifçe kıpırdanıyor. Olası tüm cevapları biliyormuş gibi yüzüme bakmadan konuşmaya başlıyor.

"Eğer kapımı çalarsanız ve ben kapıyı açıp, buyrun, dersem sizi manipüle etmiş, yani yönlendirmiş olurum değil mi?"

"Evet."





İhtiyar, doğru yeri eşelediğini anlayarak gülümsüyor.

"Eğer size, buyurun oturun, dersem sizi manipüle etmiş, yani yönlendirmiş olur muyum?"

"Beni etkilediğinizi söyleyebilirim."

"Hah!" Adam keyiflenerek dudaklarını ıslatıyor. "Eğer sizi bir akşam yemeğine davet edersem, bu da bir yönlendirmedir. Ve gitmek istediğim bir konser için size teklifte bulunursam sizi yine manipüle etmiş, yani yönlendirmiş olurum. Hayat koca bir manipülasyon değil de nedir?"

Sessizlik.

"Eğer bir anne bebeğini emzirmek için bluzunu açar ve bebeği kaldırıp göğsüne yaklaştırırsa o, çocuğunu yönlendiriyordur. Patronun sana ne yapman gerektiğini söyler ve sen de yaparsan patronun seni yönlendirmiştir." Adam gözlerini yavaşça bana doğru dikiyor. "Bir kelimenin ne anlama geldiğini bilmeden ona kötü anlamlar yüklememelisiniz."

Yani buna bir çağrı ya da bir davet diyebiliriz o zaman.

"Kolu veya bacağı kırılmış bir hastayı iyileştirmek için yönlendirmek zorundasın. Her şey yönlendirme, her şey bir manipülasyon içerir! Okul çağındaki bir çocuğu okuma-yazma öğrenmesi için onu yönlendirmek zorundasın, bu da manipülasyondur." Adam derin bir nefes aldıktan sonra bakışlarını yeniden yere doğru çeviriyor. "Şimdi git ve meslektaşlarına haklı olduklarını söyle! Onların bu yönlendirmesine katıldığım için mutluyum."


"Söyleyeceğim" diyorum ihtiyarın gülümsemesine karşılık vererek. Bir şeyler daha sormak üzere ağzımı açtığım sırada konuşmama fırsat vermeden devam ediyor.

"Ve yönlendirmenin kötü bir şey olduğunu görmek istiyorsan," diyor, "bir çocuğun anne ve babasına, ama dışarı çıkmak istiyorum, arkadaşlarımın hepsi dışarıda oynuyor, diye yakınarak; eline, koluna yapıştığını, bağırıp çağırdığını, saldırganlaştığını düşün. İşte bu, yönlendirmenin kötü bir tezahürüdür. Bir insanı doğru şeyi yapması için yönlendirebilir misin?"


Kısa süren sessizliğin ardından yoluma basıp gitmem gerektiğini biliyordum. İhtiyar beni kendi silahımla vurmuştu ve bundan sonra uğruna savaşmak isteyeceğim tüm argümanların önünü tıkamıştı. Koltuğunda hafifçe doğrulmuş, çekmecesinden çıkardığı piposuna tütün yerleştirirken keyifli görünüyor. Gitmek için müsaade istiyorum.

"Eee, çok kısa sürdü bu iş." diyor Buko, ben kapıdan çıkarken. Tüm coğrafyasını işgal ettiği koltukta daha fazla yer bulmak istercesine hala kıpırdanıyor.

"İyi bir satranç oyuncusu olmalı" diye cevap veriyorum, "Son cümlesine kadar her şeyi iyi planladı."

"Heee… Son cümlesi neydi ki?"

"Soru işaretiydi."

"Bacaklarının arasına bir yılan attı yani," diyor Buko ve kahkahayı basıyor. "Devam etsen pis keşişlerin Ouroboros’unda bulacaktın kendini ha?" Çirkin herif gülüyor da gülüyor. "Şu moruk fenaymış ha! Belki bir gün ben de uğrarım."


Ofisten çıktığımızda havanın güzel bir haziranı getirdiğini anımsıyorum. Bazı cevaplar almak için geldiğim bu yerden içimde derin bir boşlukla ayrılıyordum. Yol boyunca dostuma kaygılarımı kustuğumu, kontrol etmeye çalıştığım duygularımın bir anda patlayarak o zamana kadar içimde kurduğum tüm o felsefi kolonileri yıktığını hatırlıyorum.


"Tek, nihai bir gerçekten bahsedemeyiz" diyorum, "zihnimizden bağımsız hareket eden bir gerçek yok!" Dostum susuyor. "...ve var!" diye devam ediyorum. "Zihnimiz gerçeği olduğu gibi kabul edecek yetide değil sadece. İdrak edebilmek için anlamlandırmak zorundayız ve bir şeyi anlamlandırabilmek için de gerçeği manipüle etmek zorundayız. Sonsuz bir görecelik doğası…"


"Karşısında durduğun her şeyi kabul etmek zorundasın şimdi," diyor Buko keyifle. "Onca zaman bir hiç uğruna mücadele etmişsin gibi değil mi? Elinde kalan tek şey şu hakikat saçmalığı!"

"Üstelik herkesin hakikati, gerçeği anlamlandırabildiği ölçüde doğru ve yanlış… Zihnin tüm yapabildiği bu: Doğa üstüne doğa inşa etmek zorunda ancak bu şekilde anlamlı bütünler oluşturabiliyor. Sonra da nihai gerçeği arıyor, sorular soruyor ve bu iş derinleştikçe yılan kendi kuyruğunu yemeye başlıyor. Gerçeğe dair en yalın soru bile zihnin ürettiği sahte bir doğanın ürünü."


Buko öfkeyle yere tükürüyor, "Sana bu işin pis keşişlerin Ouroboros’unda bittiğini söylemiştim!"

"Dünyayı kavramak isteyen herkes, öyle ya da böyle, dünyanın onu kavradığı gerçeği ile yüzleşiyor. Liebniz'in söylemek istediği şey de bu değil miydi?

'Dünya bizim bakış açımıza göre değil, biz dünyanın bakış açılarına yerleştiğimiz ölçüde özneleşiyoruz.' -Ki burada dünyadan kasıt bireyin ta kendisi aslında!"

"Liebniz Tanrı'yı kurtarmak isteyen bir hırttı,"diyor Buko.

"Ama bu, 'olası tüm dünyaların en iyisi' çözümlemesi dahi bir çıkış yolu sunmuyor," diye devam ediyorum, "zira bir manipülasyonun ürünü ve buna karşı geliştirilecek her düşünce sistemi, tıpkı Liebniz'in ki gibi, başka bir manipülasyonun ürünü olacak! Sonuç bize dayanabileceğimiz tek şeyin matematik olduğunu gösteriyor; fakat o da manipüle edilmiş bir gerçeklik algısının daha tutarlı bir manipülasyonundan ibaret: Bir soyutlama manipülasyonu, hepsi bu! Bilmiyorum! Yıllarca rasyonel bir akıl inşa etmek için çalıştım ama… Şimdi ne yapacağımı bilmiyorum! Hiçbir zaman olaya eşitlenemiyoruz, diyordu Deleuze -hep ya çok erkeniz ya da çok geç kalıyoruz; ya çok aceleciyiz ya çok pasif, ya çok ilerideyiz ya erişemeyecek denli uzakta. Ya şu: "Bana çok zayıf, kırılgan gelen hayatım kayıp gidiyor elimden"; ya da bu: "Hayata karşı zayıf olan ben kendimim, beni altüst eden, benimle hiçbir alakası olmayan biricik şeylerini ortalığa döküp saçan hayat."**


"Abartma be birader," diyor Buko, "bir zamanlar tüm filozofların durduğu yerde duruyorsun sadece: Bir düşünce kölesinden başka bir şey olmadığını idrak ettiğin o anda." Sigarasından derin bir nefes çekiyor, "Hiçbirimiz özgür değiliz! Ama bunu o determinizm bokuyla karıştırma!” Buko gülümsüyor, "Bak güzel bir isim buldum buna: Evren Ötesi Kölelik."


Gerçek-Hakikat İlişkisi (Temsil)


"Şimdi ne yapacağım?" diye yineliyorum Buko’ya aldırmadan. Soru onu değil, beni ilgilendiriyor. Yine de ağır bir iç çatışmayı kaldıracak güçte hissetmiyorum kendimi. Yüksek sesle sorular sormaya devam etmeliyim.

"Şimdi ne yapacağım? Ne olacak?" Aldığım her nefeste kaygılarımın yükselip boğazımı düğümlediğini hissediyorum.

"Deneme" diyor Buko, "Eğer deneyeceksen de – "

Ama aklım onun boş konuşmalarının zihnime dolmasına müsaade etmiyor. Kendi bataklığıma gömülüyorum. Her zaman olduğu gibi duyuyor ama dinlemiyorum. Buko, benimle beraber hareket eden, çirkin, sessiz bir nesneye dönüşüyor. Çünkü o, hayatımdaki bir kenar süsü. Ona ihtiyacım yok, sadece orada olmasına ihtiyacım var. Yamuk ağzıyla bir şeyler gevelemeye devam ediyor. Düşüncelerimin arasından sıyrılmaya çalışarak dostumun lekeli yüzüne bakıyorum.

Onu önce hastalık kırmış, sonra arkadaşları. Saç tellerinin dibine kadar acı çekmiş. Bir şeyleri fark etmesi için ölümden dönmesi gerekmiş. Sonuç: Kırklarında, posta ofisinde çalışan, başarısız, çirkin ve ayyaş bir yazar. Hayatı boyunca bir kaybeden olacak bunu biliyor ama oltasını her zaman suda tutmaya karar vermiş. Kim bilir, belki bir gün deniz ona da bir şeyler verir?

“Mezar taşıma yazdıracağım,” diyor bariton sesiyle.

“Anlamadım. Neyi?”

Deneme!”

“Mezar taşına ‘deneme’ mi yazdıracaksın?” İstemsizce bir kahkaha yükseliyor içimden.

“İkiletme işte birader,” diyor o da gülerken, “öyle yapacağım!”

Şimdi, rüya gibi geçip giden onca zamandan sonra, Buko’nun mezarının başında durmuş tüm bu olanları düşünüyorum. Nasıl son ana kadar oltasını suda tuttuğunu ve denizin, günü geldiğinde ona doğru dalgalandığını... Manyak herif, mezar taşı konusunda şaka yapmıyormuş! Mermere kazınmış harfleri okurken Buko’nun sesi canlanıyor kulağımda: Deneme…

"Deneme…"

“Deneme…” ve geçmişte devamını dinlemediğim o cümlenin kayıp kelimeleri bir anda yolunu bulup yüzeye çıkıyor, “Eğer deneyeceksen de sonuna kadar git!”


KAYNAK

©2019 by fikirkolektif. Tüm hakları saklıdır.