AYDINLIĞA ÇEK BENİ

Yanımdan koşar adım geçen insanların hayatlarını hissediyorum. O derin çizgiler, düşük göz kapakları ve inatla kıvrılan dudaklar. Ne çok acı barındırıyorlar öyle içlerinde. Kimi zaman aşk okunuyor bakışlarda, kimi zaman ölüm. Tereddüt sarmışken bedeni insanlık kambur yürüyor ışığa. Işığın sonundaki karanlık da görünüyor artık. Gözlerin birileri için kapandığı, birileri için merakla açıldığı o bölüm.


Hayatın neresinde yer aldığımızı, ne olarak yaşayacağımızı orada görüyoruz ilk. Kısa bir fragman. Öyle bir bir boşlukla meydana gelmişiz ki. Milyarlarca ışık huzmesinin yansımasıyla oluşmuş boşlukların getirdiği beraberliğiz biz. Daha kendimize yetememişiz ki. Sevgiye, inanmaya, güvenmeye hatta ağlamaya açız. Kalbimiz kararıyor sevgisizlikten. İzin vermiyoruz göz yaşlarımızın karanlığı alıp götürmesine. Bir sel bir kenti nasıl yıkabilirse öyle işte. Paslanıyoruz. Konuşmamaktan, dinlememekten, düşünmemekten. Yaşamıyoruz çünkü. Yaşamak dediğimiz bu “can alıcı” eylem yıllarca tek bir adım atamamak değil ki. Sadece otuzar kilometrelik aralıklarla yaşamaya çalışan biri de anlatamaz bunu. Kalabalıkta öylesine hatta “ölesiye” sırıtan biri ruhunu nasıl ferahlatacak? Sırt sırta vermiş tonlarca apartmanın önünden geçiyorum her gün. Dip dibe yaşayan tüm bu insanlar yalnız ağlıyorsa eğer, bu bir tercihtir mecburiyet değil. Duyulmuyorsa çığlıklar o rutubetli duvarların içinden bu yardım etmeye korkmaktır, iyilik değil. Hislerimizi söyleyemiyorsak eğer onları gölgelere terk edişimizdendir ya da umudu içten içe kör edip kazaya sebebiyet verişimizden.


Belki de çok güç geliyor birini hayata katmak yeniden. Çünkü fark edemiyoruz yaşama sırtını dönen birinin koptuğunu içimizden. İhtiyacımız olan şeyin aşmak olduğunu kendimizi. Öfkemizi, nefretimizi, hayal kırıklıklarımızı. Kabuğumuza çekiliyoruz, kabuğumuzda karardığımızı görmüyoruz. Bazen düşünüyorum, birbirimizi kurtarabilir miydik? Bu fırsatı ellerimizle yok mu ettik? Bir mucize olmalıydı. Birine sonsuz güven duymak ve ona bir sabırla yaklaşmak yaşamın armağından fazlasıydı. Bakılması ve büyütülmesi gereken bir çocuktu her sevgi. Kaçarak elde edilebilir miydi kopmayacak bağlar? Belki de kirlettiğimiz sevgiler, masumiyetlerini korumak için ıssız sokaklarda savaşmak zorunda kalmıştı ama bir şans bile tanımamıştık onlara. İnsan bazen yeni bir hayatı düşler. Keşke daha fazla değişebilseydim ve insanlar bana çarpıp geçmeseydi der. Bizi kurtaracak şey değişim miydi? Yoksa olduğumuz gibi kabul etmek mi birbirimizi? Bence en zor olan şeylerden biri tanıdığınız ve sevgi duyduğunuz insanın yavaş yavaş değişmesiydi.


Hata yapmış olabilirdi, pişmanlıklarını içine gömüyor olabilirdi. Birini kabul etmemek için bunlar yeterli miydi? Öyle çok soru ve sorun var ki yaşamları düğümleyen, birbirlerine kenetlenmelerini engelleyen. İhtiyaç olan tek şey bir anlık cesaretken üstelik. Birbirleri için doğru anlama gelen insanlar, daima bir arada olmalılar. Birini affetmek, dünyanın en savunmasız kalınan olayı. Alınan büyük bir risk. Karşındakine seni yeniden kırabilme lüksünü hediye etmek. Ama birini yanınızda gerçekten istediğinizde, bağışlayıcı olmak kendinize sunduğunuz bir hediye gibi hissettiriyor.


Unutulmuş tüm incelikleri hatırlamaya ihtiyacımız var. Kendimizi keşfetmeye, yeniden denemeye, solduğumuz yerlerden açmaya ihtiyacımız var. Akan satırlar arasında kaybolmaya ve zorlansak dahi hayatta daima ritim varmış gibi tempo tutturup uyumla yaşamaya. İnsaniyetin can bulmasına ihtiyaç var. Aydınlığa çekilip var olmaya...

©2019 by fikirkolektif. Tüm hakları saklıdır.