Ayrık

Sokaklarda bambaşka bir uğultu vardı. Zamanım daralıyordu çünkü karanlık yakıcı güneşten daha tehlikeliydi. O, beni içine çekiyor, öğütüyor ve yok etmeye programlanmışçasına hakimiyetini kurmayı başarıyordu. Oysaki onu keşfetmek istiyordum. Kızgın melankolisinde boğulmak, derin kasvetine saklanmak, uyuyup uyanmak istiyordum. Gözlerim ağır ve yaşlanmıştı. Nereye varacağınızı bilmediğinizde, yürümek manasını kaybediyordu. Manasını yitiren tek şey adımlarım değildi. Göğüm, yerim ve baktığım deniz dahi kaybetmişti kendisini, benliğini, yazgısını... Sıra bendeydi. Tüketecektim varlığımı.

İçime baktım o anda. Ruhumun bıçaklarla kanayan yerlerine dokundum. Sızının hiç gerçekleri gösteren bir rol model olabileceğini düşünmemiştim. Ama anladım ki başka bir hayat da var olabilirdi, onu yaşayabilir, sarıp sarmalayabilirdim. Ne de olsa sarıp sarmalamak şimdilerde çok enderdi. Herkes itmeyi, kaçmayı ve kurtulma düşüncesini benimsemişken yeniden başlama hayaline tutunmak bu yeryüzünde oldukça yabancıydı. Onlardan biri olmak istemediğimi anladığımda gördüm başka bir yaşamın da var edilebileceğini. İllaki ütopyalarımızda yaşamak zorunda olmadığımızı, bambaşka evrenleri görebilmek için gözlerimizi kapatmamızın yeterli olduğunu. Onlar gibi olmayacaktım ben.


Geceleri ayın eşliğinde gözyaşlarına boğulurken, gündüzlerin zorlama gülümsemelerine katılmayacak, çoğalmalarına müsaade etmeyecektim. Kendimde olanı vermeyecektim. İçimi deşmelerine, doğrularımı da yanlışlarımı da çalmalarına engel olacaktım. Çünkü sahicilikti beni doğuran ve onun taşıdığı samimiyeti doğurmamı, doğurtmamı sağlayacak olan. Sahiciliği taşıyacaktım ben. Geçtiğim her yolda arkamda bir iz gibi bırakacaktım tohumlarını, yeşermesini izlemek için vakit kaybetmeden daha fazlasını yayabilmenin yollarını arayacaktım.

Gönlümün başka pencerelerden bakışı etkiledi hep büyük bir soğukkanlılıkla kendisinden vazgeçebilenleri. Yapmak için çabaladığım her şeyden pay biçtiler kendilerine. Yanlışlarım yanlış olarak kaldı onlara göre, doğrularım yanlış oldu. Anlaşılma ve anlatabilme isteği... Bütün devranım bu iki kavram arasında döndü. Yeniden aynı noktadayım, tekrardan duruşumu, bakışımı, kendimi tartıyorum. Döngülerin içinde koşmaktan öyle yoruldum ki nefeslerim kesikleşti, sesim tizleşti çünkü haykırmak incitti tüm bedenimi. Sözcüklerim yerine ulaşsın diye her gece aynı şarkıları söyledim, aynı kapıları çaldım ve hep aynı cevabı aldım. Bu çağ; huzursuzluğun kemikleştiği, duyguların yadırgandığı, güzelliklerin zedelendiği çağ. Bu çağ nefretin, öfkenin ve kinin çağı. Olduğum civarlarda aradığım tek şey yalnızlığa yapılan bir merhaba çağrısı, ağrıları dindirecek iki kolun bana yaklaşışı...


Kutuplaştıran bakışlardan kaçarken buz gibi soğudu içim. Olmak istediğim kişi olmanın arayışında ilerlerken ben, düşüncelerime ket vuran herkese cephe aldım. Henüz korkunç olduğumu düşündüren sözcüklerin gazabına uğramadan vurulmaya hazırlanmıştım. Ama şimdi o kelimeler zihnime yeniden nüfuz ediyor, saadetimi alıp götürüyor, onu benden ayırıyor. Benim onlardan ayrık oluşumun bedelini ödetiyor. Canavarların peşimi hiç bırakmayacağını, kabuslara hapsolmanın bir kereye mahsus bir şey olmadığını biliyorum. Ama düşlerimin öylece silinip gitmesine izin vermiyorum. Yeniden başlamak istediğim hayata koşuyorum, onu yakalama uğraşında karşılaştığım ateşlerde kavruluyorum. Onu, sarıp sarmalamak istediğimi söylüyor ve onun tarafından sevgiyle yoğrulmuş bir yuvada olmaya ihtiyacım olduğunu anlatıyorum...


27 görüntüleme

©2019 by fikirkolektif. Tüm hakları saklıdır.