Dopamin Detoksu


Biraz memnuniyetsiz, biraz mutsuzluk içinde kalkıyorum çalışma masamdan. Bugünü de ne kadar verimsiz geçirdiğimi düşünmemeye çalışıyorum. Kahvaltıdan sonra kendime online derslerime gireceğime, daha sonrasında ingilizce çalışacağıma, kitap okuyacağıma dair söz vermiştim. Onun yerine 2 bölüm dizi izledim, sadece 15 dakika kadar ingilizce baktım ve genelde telefonda vakit geçirdim.


Sanırım genel olarak günlerimin özeti bu diyebiliriz. Kendimi en başta karantinadan dolayı evde olduğum için verimsizleştiğime inandırmıştım ama bu süreç geçtiğinde de hatta daha öncesinde de öyle olduğunu fark ettim. Biliyorum ki hepimiz böyleyiz. Hepimiz belki de aynı dertten muzdaribiz ancak derdimize deva bulamıyoruz. Telefonu kendinden uzaklaştır öyle dersine ve yapman gerekenlere çalış diyenleri duyuyor gibiyim ama inanın ki yaptım. Hatta bir süre dikkat eksikliğim var bahanesine sığındım. Ancak hala hissettiğim boşa geçirme duygusunu üstümden atamadım ve psikolojik olarak da etkilendiğimi fark ettim.

Araştırmaya başladıkça, verimli olamama konusunun altında çok daha derin konular yattığını gördüm. Tüm cevapları muhteşem bir dengeyle yaratılmış vücudumuzda buldum. Bugün aslında kendi hayatımda başlattığım bu değişimi anlatacağım.


"Dopamin Detoksu". İlk olarak bazılarının daha önceden duymamış olduğu ya da bilmediği dopamin kavramıyla başlayalım. Dopamin: insan vücudunda doğal olarak bulunan kimyasal bir maddedir ve vücuttan beyne sinyaller iletir. Ödül, motivasyon, hafıza, dikkat ve hatta vücut hareketlerini düzenlemede önemli rol oynar. Dopaminin fazlası zararlı olduğu gibi, azlığı da depresyon gibi sorunlara yol açar. Kısaca bu şekilde özetleyebiliriz, gelelim neyle ilgili olduğuna.


21. yy insanları olarak artık elinde telefonu, interneti olmayan insan sayısı oldukça az. Hepimiz her gün tüm hayatımızı sığdırmaya çalıştığımız cep telefonlarıyla geziyoruz. Yanımızdan ayırmaz olduk hatta şarjı bitince üzülecek konuma geldik. Hal böyle olunca telefonun hayatımızda büyük yer kaplayan "Sosyal medya" kısmıyla da haşır neşir olduk.

Instagram, Twitter, Facebook, Whatsapp ve bunlar gibi bir sürü uygulamayı her gün kullanıyoruz. Bazen işimiz gereği kullanmak durumunda kalıyoruz ancak çoğu zaman keyfi olarak. Sabah gözlerimizi açtığımızda Instagram'a giriyoruz. Kimler ne yapmış bakıyoruz. Twitter'a giriyoruz gündemi takip edebilmek için. Belki yarım saat yatağın içinde durduktan sonra kalkıyoruz ya da kalkıp işe giderken yolda kafamızı gömüyoruz telefonlara.


Sayfayı her yenilememizde yeni bir olay, yeni bir fotoğraf, yeni bir bilgi görüyoruz. Gördüğümüz her bir gönderi, her bir yenilik vücudumuzda dopamin salgılanmasını arttırıyor. 1o dakika içerisinde bile ne kadar gönderi görebildiğimizi, ne kadar çok şeyle etkileşim halinde olduğumuzu düşünürsek günde minimum 1 saat bunları yapmanın vücudumuzdaki dopamin seviyesine etkisini anlayabiliriz. Özellikle 14-25 yaş aralığı günde ortalama 2-3 saat hatta evdeysek çok daha fazla bir süre bu sosyal medyanın peşinde koşuyor. Peşinde koşuyoruz evet çünkü bağımlı oluyoruz. Dopamin salınımını arttıracak her keşfimizde bağımlılığımız artıyor. Dopamin salınımımızın artması ise zevk ve mutluluk hissetmemizi sağlıyor. Bunun neresi kötü diye düşünüyor olabilirsiniz. Bu mekanizmayı alkolik olma aşamalarıyla anlatmak istiyorum.


Kişiyi en başta tek bir bardak sarhoş edebilecekken zamanla 4-5 olur. Bu sayı giderek artar. İlk içmesinin onda yaşattığı rahatlığı tekrar yaşamak için tekrar ve tekrar içerken artık anlamsız ve stabil bir hale gelir. Artık alkol de ona zevk vermemeye başlar üstelik de bağımlı olmuştur. Bizim yaşadığımız şey de bu bağımlılığın başka bir türüdür. Dopamin bağımlılığı.


Sanal dünyanın içinde gerçeklik ve zevk duygumuzu kaybetmeye başlarken yanımızdaki insandan, hayatımızdan zevk almamaya başladık. Her şeye kolay ulaşır olmak vücudumuzu da kolay değiştirilebilir hale getirdi. Zor olan her şeyin de gittikçe zorlaştığını hissettik. En azından algımızda. Her gün gözümüze sokulan mutluluk pozlarının arkasına sığınır olduk, gördüğümüz lüks hayatlara eskisinden çok özenir olduk.


Karşımıza sürekli çıkarılan pornografik ögelerden etkilenip, belki de kendimizi o dünyanın içine çok fazla kaptırarak eşimizden, sevgilimizden memnun olmamaya başladık ve bu durum tıpkı virüs gibi gittikçe artıyor, herkese bulaşıyor. Biz durdurmaya çalışana kadar.

Böylesi uyaranlarla yaşadığımız, her gün maruz kaldığımız hayatımızda verimliliğimizin düşmesi de, odaklanamamamız da çok normal aslında.

Neden ders çalışamıyorum, çalışamıyorsunuz?

Neden eskiden daha çok kitap okuyorduk?

Neden artık yazı yazamıyoruz, üretemiyoruz?

Sebebini artık anladık sanıyorum ki. Beynimizin, vücudumuzun içinde verdiğimiz bir savaş bu. Maruz kaldığımız ve gittikçe maruz kalacağımız bir virüs.

Bu virüse karşı yapmamız gerekense bağışıklığımızı güçlendirmek. Uzak durup, yararlı şeylere yönelebilmek. Biliyorum zor ve sıkıcı. Ancak bu da sağlığımızın bir parçası. Çoğumuz sağlıklı yaşam için detoksu öneririz ve uygularız. Bu sefer ki detoksumuz ise ruhani bir detoks olacak bir nevi. Kendimizi sosyal medyadan, çevremizdeki uyaranlardan uzak tutarak en azından haftada 2 gün bile olsa bu dopamin salgınından korumak amacımız.


Kendinize, doğaya döndüğünüz zamanlar oluşturun. Alın kitabı elinize, bırakın telefonları. Fazla uyaranlardan, fazla eğlenceden kısaca fazlalıktan kaçının mümkün olduğunca. Boşuna "Her şeyin fazlası zarar." diye bir söz yoktur diye düşünüyorum. Unutmayalım ki yapacağımız en büyük yatırım; kendimize yapacağımız yatırımdır. Kendimizi iyileştirmeyi, beynimizi ve vücudumuzu dengede tutmayı öğrendikçe; dengenin getirdiği huzurla yaratıcılığımız artacak. Beynimizin dopamini almaya alıştığı kolay şeylerin yerini zor olanları başardığımızda elde ettiğimiz mutluluğun hazzı alacak. Gerçek ve dengeli hisleri özümsemeye, yaşamaya daha çok başlayacağız.


İnanıyorum ki benim de kendimde başlattığım bu süreçle, sizlerin de hayatına dokunabilirsem ne mutlu bana, sürekli üzerinde bir şeyler denenilen kobay farelerden, özgürce gökyüzünde süzülen kuşlara terfi olabileceğiz. Son olarak yazımı sevdiğim bir sözle noktalamak istiyorum.

"Artık, bir durumu değiştirme imkanımız olmadığı zaman, kendimizi değiştirmek zorundayız demektir."

-Viktor Frankl

©2019 by fikirkolektif. Tüm hakları saklıdır.