EVRENİN UÇ NOKTALARI

En son güncellendiği tarih: 14 Ağu 2019



Evren... İçinde bulunduğumuz fakat sadece zihnimizin boş olduğu anlarda sorgulayıp düşünebildiğimiz, günlük hayatın koşuşturmasında fark edemediğimiz evren. Evet, işte o. Peki evreni ne kadar biliyoruz? Zifiri karanlığa gömülmüş milyarlarca galaksi, bulutsu ve yine milyarlarca bilmediğimiz gezegen, yıldız... Belki de bu inanılmaz büyüklükteki evrenin ıssız köşelerinde yaşam bulunmakta. Teknolojik gelişmeler bulunduğumuz yüzyılda büyük bir hızla ilerlese de yüzlerce, binlerce ışık yılı uzaklıktaki gök cisimlerine gidebilmek için önümüzde epeyce yol var gibi gözüküyor, hatta belki de imkansız.1 ışık yılı; ışığın 1 yılda aldığı yolu tanımlamaktadır ve ışık saniyede 300.000 km yol almaktadır. Bu bağlamda ışığın 100 yılda, 1000 yılda ulaştığı akıl almaz uzaklıktaki noktalar bizim için şimdilik hayal olarak görülmektedir. Çünkü teknolojinin o uzaklıklara gidebilecek kadar geliştiğini düşünsek dahi maalesef hiçbir canlı ışık hızına ulaşamayacaktır. En fazla yakınlaşılabilir ki ışığın saniyede 300.000 km yol aldığını göz önünde bulundurursak aklın sınırlarını zorlayan bir hıza ulaşılması gerekmektedir. Belki bu yazıyı sizinle paylaşan ben ve bunu şimdi okuyan sizler bahsettiğim hıza yakınlaşan neslin 10. kuşak dedesi,nenesi olacağız. İnanılmaz. Merak içerisinde uzayı keşfetmeye çoktan başlamış insanoğlu bir gün bunu başaracak mı? Ne yazık ki hiçbirimizin kesin bir şekilde cevaplayamayacağı bir soru bu.


Evrenin uç noktalarına ulaşamıyoruz diye onlar hakkında yorum yapamayacak değiliz tabii ki. Maxwell yıllar önce ışığın bir elektromanyetik dalga olduğunu tespit ettiğinden beri teleskoplar sayesinde çok uzaklardan gelen ışımaları tespit ettikten sonra spektrumlarını çıkarıp ışığın kaynağının hangi maddelerden oluştuğunu bilebiliyoruz. Yine kullanılan bu yöntem sayesinde ulaşamayacağımız uzaklıktaki gökcisimlerinin yapılarını, atmosferini, katmanlarını tahmin edebiliyoruz. Bizim için yaşam suya eşit olsa da azot gölü içeren bir gezegende bu duruma uygun adaptasyonu sağlamış canlılar bulunabilir. Veya zemini çok yüksek sıcaklıktaki bir gezegende zeminde arkebakterilerin yaşaması dışında zeminden atmosfere yükselen buharların sağladığı kuvvetle havada asılı kalabilen balon kuşları olabilir! Kulağa ne tuhaf geliyor değil mi? Konu evren olunca hayal gücünün sınırları bulunmamaktadır. Peki bu araştırmalar sadece başka gök cisimleri hakkında tahmin yürütmemizi mi sağlıyor? Tabii ki hayır.

Bu araştırmalar kendi gezegenimizi de anlamamızı sağlamaktadır. Dünyamızdaki elementlerin nerelerden ulaştığı, hiç tanışılmayan bir spektrumu yayan elementin laboratuvar ortamında üretilip üretilemeyeceği, elementlerin birbiriyle etkileşiminin

Dünya'daki yaşama katkısı ve bunun gibi birçok bilgiyi bize sunmaktadır.




Evreni genel bir şekilde incelemeye aldıktan sonra akıllara gelen bir diğer önemli soru: Evrenin başlangıcı nedir ve nasıl oluşmuştur? Bu sorunun cevabı olarak yüzyıllardır birçok teori ortaya atılmıştır.Günümüzde en kabul gören teori Big Bang teorisidir. Bu teoriye göre evren en başta çok küçük bir hacme sıkışmış haldedir ve bu bahsettiğimiz evrenin ana maddesi inanılmaz bir kütleye sahiptir. Big Bang olarak adlandırılan nam-ı diğer Büyük Patlama sonrası şuanda evrende bulunan her gök cismi paintball mermisinin sert bir yere çarpmasından sonraki patlama misali dört bir yana dağılmıştır ve o zamandan beri dağılmaya devam etmektedir. Genişleme evrenin merkezinden uzaklaştıkça daha büyük bir hızla gerçekleşmektedir. Uç nokta diye tanımladığımız bu yerlerde tabii ki zaman da farklı işlemektedir. Bu uç noktalardaki 7 saniye Dünyamızda 700 yıla eşit olabilir. Geleceğin astronotları bir gün bu noktaları keşfetmeye karar verirlerse ve bu teknolojiye ulaşırlarsa döndüklerinde 20. kuşak torunlarıyla evliliklerinin nasıl gittiği hakkında konuşabilmeleri muhtemeldir.

102 görüntüleme

©2019 by fikirkolektif. Tüm hakları saklıdır.