Hit Dalaşı: Bölüm 1


"Sen başarılı olmuyorsun, sadece denk geliyorsun.”

Bir şeyi açıklığa kavuşturmak isterim. Burada yazacaklarım kendi fikir ve gözlemlerime dayanan bir sentezdir. Bunları salt doğrular olarak kabul etmek yerine müzik piyasasının kıyısında da olsa yürümüş birinin çıkarımları olarak görmek yerinde olacaktır.

Başarı Tanımı


Konuya bir başarı tanımından yola çıkarak girmeyi uygun gördüm. Zira hemen herkesin hayatında yapmak istediği, başarı olarak gördüğü, hayalinde canlandırdığında onu bugünkü formunda çalışmaya sevk eden sanal bir sınırı, bir başarı tanımı vardır. Benim başarı tanımım ise 2017 yılında ilk adımını attığım üç senelik müzik yolculuğum sonunda, yukarıdaki fotoğrafın altına düşen önermeye dönüşecek kadar değişti.


Günümüzün popüler figürlerinden Ezhel’in bir belgeselde, “Rüzgar gibi estim. Evet, insanlar coştu; fakat bunun arkasındaki tek neden ben değilim. Ben sadece doğru zamanda geçiyordum,” sözleri de bu önermeyi güçlendirebilir belki. Açıkçası bunun bir mütevazilik örneği, bir başını eğme kandırmacası olduğunu düşünmüyorum. En azından sektörün içine sıfırdan girmiş çoğu insan için bu sözlerin bizzat yaşandığını biliyorum.

Konuya başarı tanımından girmemin asıl sebebi ise; gördüğünüz hiçbir şeyin düşündüğünüz gibi olmadığını, büyük kahramanların birbirini takip eden saçma olaylar silsilesi içinde birçok faktörün bir araya gelmesi sonucu ortaya çıktığını; konunun cesaret, umut, çalışma gibi alt faktörler ile birinci dereceden ilişkisi olmadığını ortaya çıkarmak ve başarılı ya da büyük olarak nitelendirdiğimiz çoğu insanın aslında o kadar da büyük olmadığını işaret ederek aklınızı şüpheye sevk etmek istememdir. Diğer başlıklarda da bu saçma olaylar silsilesini ve alt faktörleri açıklamaya çalışacağım.


Son olarak; konuyu kapatmadan önce Mary Gates’in (Bill Gates’in annesi) şu takdire şayan başarı tanımına da yer vermek istiyorum:

“Hepimiz kendi başarı tanımlarımızı yaparak yola çıkmalıyız. Kendimizden bu belirli beklentilerimiz oluştuktan sonra onlara ulaşmamız daha mümkün olacak. Sonuçta önemli olan ne aldığın ve hatta ne verdiğin değil, neye dönüştüğündür.”

Başarı tanımınızı gözden geçirin. Eskilerin de dediği gibi: Ne istediğine dikkat et; gerçekleşebilir!

Hit Nedir?


Bu konu hakkında etimolojik, sıkıcı bir açıklama yapmak istemiyorum. Bunun yerine, ‘hit’ kelimesinin tarihsel serüvenini ve bugün müzik dünyasında kullanılan yaygın anlamına nasıl geldiğini anlatan bir makaleyi kaynak bölümüne bırakmayı uygun gördüm. Ayrıca Özcan Deniz’in Hit The Road Jack performansından sonra kelimenin yeniden incelenmek üzere etimologların önüne getirildiğinin bilgisini de vermem gerek.

Aklımız Fikrimiz Dopamin


“İyi müzik! Kanka bu parça çok iyi! Oha 56 MİLYON OLMUŞ!”

Böyle konuşmalar kaldı mı bilmiyorum. Neden elli altı onu da bilmiyorum. Sherlock Holmes gibi, "Dışarıda ilgimi çekebilecek hiçbir şey yok Watson!" moduna geçtiğimiz şu günlerde jargon biraz değişmiş olabilir. Lakin temel meselemiz hala orada duruyor: Müzik gibi öznel bir duygulanımın enstrüman/enstrümanlar aracılığıyla doğaya dökülmesi ve çoğu zaman sözlerle bütünleştirilerek ortama aktarılması ile ortaya çıkan bazı besteler/şarkılar nasıl olur da milyon hatta milyarlarca kişi tarafından beğenilir ve ortak bir gösterge olarak kabul edilip, nesilden nesle aktarılarak gücünü hala koruyabilir? Bir veya birkaç kişi tarafından ortaya konulmuş, kişinin kendisinden bir dışavurum şekli olan bir şey nasıl olur da adeta bir "Evrensel Kural" gibi insanlığın büyük bir çoğunluğunun beğenisini kazanabilir?


Merak etmeyin, sanat sanat için mi muhabbetine girmeyeceğim! Hatta bu soruya nitelikli bir cevap vermeye çalışmak gibi bir niyetim de yok, zira iş gittikçe derinleşecektir. Yine de bunun nereye gideceğini merak edenler Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı isimli kitabı okuyabilirler.


Müzik dinlerken beynimiz sürekli olarak bir sonraki notayı tahmin etmeye çalışır. Tahmini doğru çıktıkça da dopamin salgılar. (Tam şimdi, We Will Rock You parçasını bir daha dinleyin!) Eğer sevmediğiniz ya da alışık olmadığınız bir tarzı dinliyor ve çabucak sıkılıyorsanız bunun sebeplerinden biri dinlediğiniz müziğin beyniniz için belirsizlik içermesi olabilir ya da (burası biraz sert gelebilir ama Rick’in de dediği gibi: It’s science, bitch!) IQ olarak sizi yakalamıyor olabilir ya da siz onu yakalayamıyor olabilirsiniz.

Mesela yapılan bir araştırma son dönemlerin en popüler türü olan Rap Müzik ile IQ arasında negatif korelasyon olduğunu gösterdi. Tabii bunu bütün bir rap müziğe mal etmek aptallık olur. Şahsen pek rap dinleyen biri değilim ama Lose Yourself parçası benim "masterpiece" listemdedir. Şimdi; klasik müzik, caz gibi müzik türlerinin neden geniş kitleler tarafından pek ilgi görmediğini biraz daha anlamlandırabiliriz. Çünkü beynimiz bize şunu der: Bundan sonra dopamin, dopamin, dopamin!

Spotify’ın Podcast Hamlesi, Müzik Piyasası Yönlendiriliyor Mu Yoksa Dinlediğin Müziği Sen Özgürce Seçiyor Musun, Tüm Bunların Konumuz ile Alakası Ne?

Başlık tam bir göz travması yarattığı için herkesten özür dilerim. Lakin anlatmak istediğim asıl meseleye bunlara değinmeden geçmem mümkün değil. Tüm bunları derinlemesine incelemeye girmek de hem benim için hem de sizin için sıkıcı olacağından yüzeysel bir formatta "Abi bana atom yap sen!" diyerek, mevsimlik tüm meyveleri bir başlıkta toplamaya karar verdim.


Spotify nedir?


Etrafıma baktığımda gördüğüm; bir müzik dinleme platformu olarak kullanılan Spotify aynı zamanda bir keşif platformu olarak da kullanılıyor. İnsanların beğendikleri müzik türünde üretim yapan başka alt grup veya kişileri algoritmalar yardımıyla bulmasını sağlarken, aynı zamanda dünya müziğini de takip etmelerini sağlayan bir platform. Lakin benim düşüncem, özellikle Türkiye için, Spotify’ın popüler figür ve daha alt kültürden gelen; fakat popülere üretim yapan, ismi bilinmeyen şarkıcıları piyasaya kazandırdığı yönünde.


Spotify bir gösterge.


Bunu daha da açmak istersek; bağımsız ya da ismi bilinmeyen şarkıcıları keşfettirmek, kendi aracılığıyla piyasaya kazandırmak isteyen bir gösterge.


Peki bu kötü bir şey mi? Eh, her şey bakış açınıza bağlı. Algoritmanın işlevinden ziyade konuya ticari açıdan bakalım. Bugün dünya müziğini domine eden şarkıcıların bulunduğu şirketler Spotify’ın müzik içeriğinin %70’ine sahip. Yani Spotify, içinde bulundurduğu içeriğin %70’i için bu şirketlere telif ödüyor. Bu sayede şirketlerin Spotify üzerinde dolaylı yoldan bir güç sahibi olduğu gerçeği ön planda. Bunun için Spotify bağımsız sanatçıları destekleme yoluna giderek, özellikle popüler müzik yapan şarkıcıları keşfettirme yoluyla bu tahakkümden kurtulmaya çalışıyor(du). Lakin dikkatinizi çekerim: POPÜLER MÜZİK.

Gözlemlediğim kadarıyla bağımsız müzik yapmanız pek de önemli değil. Spotify’ın sizi keşfettirmesi ve listelere sokması için ne türde ve hangi enstrümanlar kullandığınız da önemli. Yani siz Bohemian Rhapsody’i bile yapsanız parçanızın içeriğinde Viral 50 listesini domine eden türe yakın bir şeyler yoksa listeye/listelere girme ihtimaliniz pek az. Hatta, geçtiğimiz senelerde bu durumu fark eden birkaç grup ve şarkıcı Spotify’a şikayette de bulunmuştu. Spotify yönetim kadrosundan bazı isimlerin de "Abicim, bağımsız müzisyenler yeterince üretmiyor!" diye serzenişte bulunmasının nedeni de buydu aslında. Zaten 2019’da da bağımsız müzisyenlerin aracısız bir şekilde parçalarını yükleme seçeneğini ortadan kaldırdı. Haberi bulabilirsem kaynak bölümüne bırakacağım. Lakin benim görüşüm şudur: Bu serzeniş bağımsız müzisyenlere değil, bağımsız olup popülere üretim yapmayan müzisyenlere idi.


Velhasıl; Spotify bu hamlesinde yeterince başarılı olamayınca Covid süreci ile beraber Podcast hamlesini öne sürdü -ki bu da kendi kuruluş kökeni açısından çok daha mantıklı bir hamle idi.-


Şimdi bu durum bizi en başta sorduğumuz soruya geri getiriyor: Spotify nedir?


Spotify aslında uygulama bazlı bir radyodur ve radyo, diğer iletişim araçlarına göre daha zeki bir türdür. Çünkü kullanıcıyı görsel ve işitsel bir bombardıman içinde atıl bir konumda tutmak yerine sadece işitsel yöntemi kullanarak görsel mekanizmayı hayal gücüne ya da düşünceye bırakır. Kullanıcı aynı zamanda bir katılımcıdır da. Spotify’ı bu kadar popüler yapan ise toplumun uygulamayı radyo bağlamından kopararak bir gösterge haline getirmesidir. Gösterge haline gelmesi ise onun hem en büyük gücü hem de en büyük lanetidir. İşte Spotify, podcast hamlesi ile hem bu köke dönüşü biraz daha güçlendirmek hem de müzik piyasası bazında para ödediği ve bir nevi bağımlı olduğu şirketlerin tahakkümünden kurtulmak istemektedir. Şimdi bir daha düşünmek gerek: Keşfettiğin o yeni şarkıyı sen mi buldun yoksa belirli bir marketten daha büyük bir pay almak isteyen bir şirketin algoritması tarafından ona maruz mu bırakıldın?

Ekonomide Türev Piyasalar


"Aman, aman nereye geldik bir anda? Neresi burası lan? Daha demin evdeydim," dediğinizi duyar gibiyim. Oğuz’cum Hit nasıl olur, diye girdin, yazılı diye başlayıp sözlü yapan Adile Naşit gibi devam ediyorsun, demeyin! Ekomide türev piyasaların konu ile alakası ne, demeyin! Olaylar, olayların içindedir. (Kelebekler Filmi’ne gönderme. İzlemeyenler için de film tavsiyesi olsun) Merak etmeyin! Yazının sonunda her şeyi Sauron’un yüzüğü gibi birbirine bağlayacağım.


Ekonomi Bilimi’nde türev piyasalar ve türev araçlar olarak adlandırılan bazı başlıklar vardır. Bunlar hakkında daha teknik bilgiler içeren bir yazıyı kaynak bölümüne bırakacağım.


Daha düz anlatımıyla türev piyasalar şudur: Sizin elinizde altının gelecek yıl 10 Lira değil de 14 Lira olacağını belirten bir kağıt var diyelim. Altının o günkü fiyatı da 9 Lira ve gelecek yıl, normal parametrelere göre, 9,75 olacağı ön görülüyor. Fakat ben, elimdeki kağıttan piyasaya ne kadar satar ve ne kadar çok insanı altının gelecek yıl 14 Lira olacağına ikna edersem, asıl fiyatta o kadar oynama yapabilir ve altının gelecek yıl 9,75 değil de 11,25 olmasını sağlayabilirim. Yani ben, elimdeki kağıt ile yeterince insanı ikna ederek piyasa üzerinde dolaylı yoldan bir değer oynaması yaratabilirim. Peki bu bilgi nerede işimize yarayacak hocam? Sizi bir alt başlığa alıyoruz.


Para-Çokomel Eğrisi

Var Olmayan Meşruiyet Alanları


Evet, bu terimi ne yazık ki ben uydurdum ama bir sorun neden uydurdum? Meşruiyet, Google’da arattığınız zaman, yasaya, töreye uygunluk olarak geçiyor. Lakin ben bunu biraz sığ bulduğum için açmak isterim.


Diyelim müzik sektöründe piyasaya girmek, bir şirket veya menajer ile anlaşma yapmak istiyorsunuz. Bunun için önce elinizde bir şarkı olması gerek. (Vay canına neyim ben, dahi mi?) Konunun karışmaması için bu şarkının sizin besteniz ve sözünüzden oluştuğunu, parçayı profesyonel olarak kaydedecek paranızın çok az olduğunu var sayacağım.


Elinizde bir şarkı çalışmasının bulunması parçayı icra edecek müzisyenler ile görüşmeniz için size bir meşruiyet alanı sağlar. Parçanın iyiliği veya kötülüğü ise o müzisyenlerin sizin ile çalışıp çalışmayacağı konusunda bir meşruiyet alanı sağlar. Eğer bunu da elde ettiyseniz kayıt aşamasına geçilir. (Müzisyenler arasında, parçanın iyiliği veya geleceğine bağlı olarak, ilk etapta para konuşulmadan birlik sağlanabilir. Ama unutmayın bunu sağlayan şey sizin parçanızın iyi olmasının getirdiği bir meşruiyet alanıdır. Yani sizden para almayan, parçanızı icra edecek müzisyenler aslında geleceklerine yatırım yapıyorlardır. Parçanız size işin başlangıcı için meşruluk kazandırmıştır. Tabii meşruiyet alanınız o kadar güçlü ise…)

Lakin parçanızın kaydını alacak stüdyolar için böyle bir durum söz konusu değildir. Ne kadar güçlü bir çalışmanız olursa olsun stüdyolar iyi bir kayıt imkanını size ancak paranız miktarında sağlayabilirler. Bu durumda para bir meşruiyet alanı açar.

Parçanızı kaydettiniz ve bağımsız olarak yayınladınız. (Burada size düşünmeniz için bir soru: Neden ilk etapta bir şirkete başvurmak yerine bağımsız olarak şarkı yayınladınız?) Bu tek başına yeterli bir güç değil. Kenarda durup şarkının keşfedilmesini beklerseniz, hele günümüz internet bombardımanı altında, ohooo… İşiniz var. Yapmanız gereken şey elinizdeki maddi imkan ölçütünde reklam basmak ve şarkıyı mümkün olduğunca yaymak. Reklamı da öyle alelade yapamazsınız. Mikro hedef alan ve bütçenize de uyacak olan platformları kullanmanız gerek. Bu durumda, Facebook ve Instagram önünüzdeki en ulaşılabilir ve makul seçenek. Biz, bu iki uygulamayı kullanırken karşımıza çıkan sponsorlu reklamlara ne kadar gıcık olursak olalım, bu işin arkasında bir matematik var ve biz bir şekilde o matematiğin mikro ölçekteki hedefiyiz.


Peki neden? Tüm bunlar ne için? Sorma neden, niçin! Her şey yalnızlıktan mı? Hayır. Çünkü şarkının size bir meşruiyet alanı açmasını istiyorsunuz. Peki bu meşruiyet alanı nedir? Dinlenme Sayısı. Evet, DİNLENME SAYISI! Eğer video klibiniz de varsa izlenme sayısı.


Yaygın düşüncenin aksine sayılar önemlidir. Siz, daha önce pek az kişinin keşfettiği bir müzisyeni paylaşmaz, şarkının yayılmasına "Ya tutar da kendini bozarsa," gibi iç argümanlarla engel olursanız; onu, yaptığı şeyi yapmaya devam ettirecek güçten, meşru bir alan kazanma olasılığından mahrum edersiniz. Bu sizi de dolaylı yoldan etkiler; çünkü sevdiğiniz tür yayılmaz ise onun ilham olacağı yeni müzisyenler de yetişmez ve siz dar bir alanda hep aynı isimleri ve cisimleri dinlemeye/izlemeye devam edersiniz. Bir jenerasyonun ölümü böyle gerçekleşir.


Peki bu meşruiyet alanları size ne sağlar? Instagram, Twitter gibi platformlar üzerinden takipçi sayısı! Yine sayılar! Peki Instagram, Twitter gibi platformlarda takipçi kazanmak neden önemli? Parçanızın ne kadar çok insanı etkilediğini göstermek için mi? Ya da insanlar sizi beğendikçe, size yorum yaptıkça gelen o varoluşun dayanılmaz hafifliği hissi için mi? Bunlar da var elbette ama asıl getirisi bu değil. İzlenme/Dinlenme sayısı, size sağlanan meşru alanın bir göstergesi olduğu için diğer platformlardaki takipçi sayısı önemlidir.


Mesela Youtube üzerinde sizin bir milyon, milyar dinlenmeniz olabilir; fakat IG Hesabınızda takipçi geri dönüş sayısı, eğer takipçi satın almazsanız, 5k, 30k, 50k ya da benim durumumda olduğu gibi 3, 5, 2, 0, 2, 3 olabilir. Yani Youtube üzerinde kazandığınız meşruiyet alanı diğer hesaplarınıza indirgenerek yansır. Peki neden böyle? Çünkü "Medium is the message!" Yani her platformun kendine göre var olmayan meşru alanları vardır.


Youtube’un etkileşim formülüne göre içerikler üretirseniz Youtube üzerinde meşru alanınız güçlü olur; fakat Youtube üzerinde çalışan formül IG üzerinde aynı kuvvetle çalışmaz. Daha indirgenmiş bir halde yansır; çünkü bu iki platformun mesaj iletme yöntemleri birbirinden farklıdır.


Çok uzadığının farkındayım ve buraya kadar gelen okuyucu varsa eğer ne kadar sıkıcı bir hayatım olduğunu düşünebilir. Ama bardağa dolu tarafından bakın: Siz, bana bir yazılık zaman dilimi içinde maruz kalacaksınız ben ise tüm hayatım boyunca!


Peki parçanız Youtube’da popüler oldu. IG, Twitter gibi platformlarda da hatırı sayılır miktarda takipçi elde ettiniz. Şimdi ne olacak? Size en başta sorduğum soruyu tekrarlayayım: Neden direkt bir şirkete gitmek yerine bağımsız olarak yayınladınız? Çünkü işin en başında bir şirkete başvursaydınız yukarıda bahsettiğim meşruiyet alanlarını açabilmek için para vermek zorunda kalacak ve şirketin sunduğu bazı hukuki şartlar ile bağlı olacaktınız. Ayrıca, iletişimin ve yayılmanın bu kadar hızlı gerçekleştiği bir dünyada ilk etapta bir şirkete başvurmak da pek doğru bir hamle olmazdı. Bunun yerine, bağımsız olarak şansınızı denediniz ve başardınız! (Başarı tanımınız görüntülenme sayısı ise eğer)

Lakin başarı sıkıntı veren bir şeydir; çünkü devamlılık ister. Bağımsız olarak elde ettiğiniz bu meşru alanları genişletmeniz gerekiyor. Bunun için bir menajer ile görüşebilir (ki dinlenme/görüntülenme sayınız yeterliyse onlar sizi bulur) ya da konserlere çıkmak için başvurular yapabilirsiniz.


İşte şimdi büyük bir yol ayrımındasınız!


Artık elinizde size meşruiyet sağlayan belirli bir alan var, ama… Bağımsız olarak bir yerlere gelmek başlı başına zor bir iş ve siz artık görünen birisiniz. Bunu bağımsız olarak devam ettirebilmek için ilk etapta harcadığınız gücün kat kat fazlasını sarf etmeniz gerekiyor. Artık müzisyenleriniz de var ve sizden belirli beklentiler içinde hepsi. Bilinen ama çok da ünlü olmayan bir müzisyen olduğunuzu var saydığım bu durumda önünüzde iki seçenek var: Ya sizin gibi bağımsız olarak ilerleyen müzisyenler ile ittifak kuracak ve onlarla beraber ilerleyeceksiniz ya da meşru alanınızın gücü henüz taze iken müzik şirketlerinin kapısını çalmaya başlayacaksınız.

İttifak Ya Da İttifakmamak; İşte Bütün Mesele Bu


Hiçbir şey tek başına yapılamaz. Bir yerde başarı varsa, grup olarak bir başarı söz konusudur. Bir jenerasyon olarak çıkış yapılır. Ne demek istediğimi sinemanın ünlü yönetmenlerinden bir örnek vererek açıklayayım: Steven Spielberg’ün başarısı tek başına değildir. Aynı jenerasyondan; Martin Scorsese, George Lucas, Francis Ford Coppola gibi isimlerin de Spielberg ile beraber aynı dönemde başarı elde etmesi ile her isim sinema dünyasındaki yerini sağlamlaştırmıştır. Bu konuda daha fazla bilgi almak isteyenler için, örnek olarak da referans aldığım, İlker Canıkligil’in program linkini kaynaklar bölümüne koyacağım.

Geldiğimiz nokta şudur: Bir alanda başarı elde etmeniz yetmez, başarıyı devamlı olarak elde etmeniz gerekir! Bunun için de o alanda başarılı olarak adlandırılan sizin gibi başka isimlere de ihtiyacınız var. Aksi taktirde en güçlü şirketlerle de anlaşma yapsanız tutunamazsınız.


Bizim memleketimizde bir jenerasyon olarak çıkış yakalama konusuna Üçüncü Yeniler olarak adlandırılan; Son Feci Bisiklet, Adamlar, Yüzyüzeyken Konuşuruz gibi gruplar örnek teşkil edebilir. Bu jenerasyona baktığınızda kendilerinden sonra gelen alt jenerasyonları da etkileyip, Üçüncü Yeniler başlığı altında bir piyasa haline getirerek konumlarını güçlendirdiklerini görebilirsiniz. Bu sayede alttaki grup ve kişiler onların genel tanımı altında piyasaya iş yapıp para kazanırken, ana akım olarak kendileri de bu türev güçler sayesinde kendi konumlarını kuvvetlendirirler. (Böyle söyleyince sanki bilerek yapıyorlarmış, dünyayı yöneten üç grupmuş bunlar gibi bir anlam çıkıyor ama alakası yok. Müzisyenlerin bundan haberi bile yoktur. Ben sadece kendi gözlemlerim ölçüsünde böyle olduğunu düşünüyorum.)


Mesela Spotify’daki Üçüncü Yeniler Listesi’ne girmek buna örnek olarak gösterilebilir. Bu üç grubun başını çektiği listenin diyelim ki 50.000 kişilik üyesi var; sizin yaptığınız müzik Spotify algoritması veya editörleri tarafından bu türe yakın bulundu ve listeye girdiniz. Türev bir kişi/grup olmanıza rağmen sadece bu listeye girerek görünür oldunuz. Bu sayede hem ana akımın gücüne güç kattınız hem de hiç temasınızın olmadığı bu isimlerle bir güç birliği yaptınız. (Ekonomide Türev Piyasalara geri dönebilirsiniz.)


Şimdi, sizin durumunuzda; bağımsız bir müzisyen olarak durduğunuz ve başarılı olduğunuz yerde iki seçeneğiniz var. Eğer etrafınızda sizinle, yaptığınız türe yakın bir şeyler üreten ve başarılı bir kişi ya da grup varsa onunla ittifak yapma yolunu seçmek mantıklı olacaktır. Böylece kendi kemik kitlenizi güçlendirebilir ve birbirinizin takipçileri üzerinden yeni meşruiyet alanları kazanabilirsiniz. Eğer böyle bir durum yoksa elinizdeki meşru alanın gücü sönmeden bir şirketle anlaşıp sizi çeşitli jenerasyonlara pazarlamasını sağlarsınız. İşte bağımsız olarak, görüntülenme veya dinlenme almak bu işe yarar; en büyük meşru güç olan para kazanmayı.


Lakin her iki yol da aynı yerde biter: Bir şirketin şefkatli kolları arasına uzanmak.

Eğer bağımsız olarak belirli bir güç elde etmiş ama yalnız bir müzisyenseniz bir şirketle anlaşsanız dahi muhtemelen zamanla eriyip gidersiniz. Lakin bağımsız olarak meşru bir alan kazanmış ve yine bağımsız olarak meşru bir alan kazanan başka müzisyen/ler ile iş birliğine girerseniz; bir şirkete gittiğiniz zaman o şirketin bünyesinde bir jenerasyon olarak kabul edilir ve buna göre muamele görürsünüz. Müzik piyasası da siyaset gibidir: Herkesin kuyruğu birbirine değer.


Yeri gelmişken söyleyeyim; bence bu Üçüncü Yeni kavramı, üzerinde düşünülmesi gereken bir tanım. İkinci Yeni edebiyat akımından ilham alınsa bile tanımın o jenerasyonun yaptığı işle pek bir bağlantısı olduğunu düşünmüyorum; fakat bu da bizi bir sonraki alt başlığa “Bağlamdan Koparma”ya götürüyor. Ama ondan önce hem biraz ara vermek hem de kendi yolculuğumdan bahsetmek üzere sizi kendi hikayeme davet ediyorum.

Who The Fuck Is Oğuzhan Şahin?


Bu hikaye; bir mola ya da kendimden bahsetmek için ele geçmiş alelade bir fırsattan ziyade, yukarıda bahsettiğim bir çok şeyi birbirine bağlayacak olan, doğrudan doğruya kendi deneyimimden gelen bir anlatı.


Yapmak istediklerimi gerçekleştirebileceğim bir üniversitede okumuyordum. Hatta mühendislik eğitimi aldığım için etrafımda müziğe dair beraber bir şeyler yapabileceğim insan sayısı pek azdı. Mühendislik alanında eğitim veren hocalarımın iyi olmasına rağmen okulun alternatif alanlarda bana pek bir şey sunamayacağını biliyordum. İşte, ‘Keşke çalışıp daha iyi, köklü bir üniversitede okusaydım,’ düşüncesini o zamanlar kavradım. Çünkü iyi bir üniversitede okumak demek, zannedildiğinin aksine, iyi bir eğitim almak için değil; iyi bir eğitimin yanında okulun size sunduğu alternatif sosyal gücünü değerlendirmek, benim tabirimle size açtığı meşru alanları değerlendirmek için bir fırsat sunması demektir.

Ben ise mevcut üniversitemde sadece var olması için var olan ama sosyal bir güçten yoksun müzik, rock kulüpleri için mücadele ediyordum. Çok geçmeden bunun nafile olduğunu anladım ve bıraktım. Ama işin iyi yanı ise şu idi: İstanbul’daydım. Yapmak istersem ve şansım da yaver giderse önümde bir fırsatlar silsilesi olacağını biliyordum. Kişisel gelişimcilerin deyimiyle akıştaydım.


Müzik yapabileceğim biriyle karşılaştığımda ortak mühendislik derslerinden birindeydik. Kendisi bateristti ve ben de o dönem metal müzik yaptığım için iyi bir baterist bulmanın ne kadar zor olduğunu biliyordum. Arkadaşım da metal müzik icra eden birinin bu okulda olamayacağını düşünüyor olacaktı ki tanıştığımız zaman bana, "yalnız ben metal yapıyorum ya," diyerek, "biraderim uzaklaş, senlik değilim," demek istemişti. Bu tabii ki de beni inanılmaz mutlu etti. Bas gitar çalan bir arkadaşımızı da yanımıza alıp hemen bir stüdyo kiralayıp provaya girdik. Kendimizi sevdiğimiz metal şarkılar üzerinden tartıp, deneyimledik. Uyumluyduk. Grup kurmaya karar verdik. Ben bestelerimden ve kendi başarı tanımımdan bahsettim.


Benim başarı tanımım ve müzikte yapmak istediklerim şu şekildeydi:

-Sadece kendi bestelerimi çalarım. Asla cover yapmam.

-Çalarsam herhangi bir yerde değil, büyük yerlerde çalarım.

-Parçalarım çok iyi, profesyonel bir kayıt almak için para harcamam; ya sponsor bulurum ya da ucuz bir fiyata yaparım. (Bu aslında ego değil. Paramız olmadığından kendimi kandırmak için uydurduğum bir umut yöntemi ama beni hayatta tuttu.)


Tabii, dostlarım dile getirmeseler de bu tarz bir tanımın, en azından piyasaya kendi parçaları ile dahil olmak isteyen genç bir müzisyen için, pek mümkün olmadığını biliyorlardı. Ara ara barlarda sahne almak için beni yokluyorlardı; fakat ben işi inada bindirmiştim. Lakin bu düşünce öyle alelade alınmış bir karar değildi. Gitarla birçok Türk Rock Müziği'ni icra edebiliyordum. En önemlisi Megadeth’in meşhur Rust in Peace albümünü ritim ve solo gitarlarıyla beraber tamamlamıştım. Hangi çılgın bana zincir vurabilirdi?


Elimde çok fazla beste vardı: Metal, Rock, Pop, Akustik diye ayırabileceğim kadar çok. Ve bir bestelerime bakıyor bir de Türk Müzik Dünyası’na bakıyordum. Büyük zannedilen insanlar o kadar da büyük değiller, diyordum. Ben de en az onlar kadar iyiyim. İşte benim başarı tanımım bu zemin üzerinde yükseliyordu. Gerekli çalışmayı yapmıştım.


Grupla ilk bestemiz olan ‘Kapılar’ şarkısı üzerinde çalışmaya başladık. Endüstride bir deprem etkisi yaratacağımızı düşünüyorduk. Bir gün baterist arkadaşım provaya konservatuarda gitar okuyan bir arkadaşını getirdi: Davut. Ben onu, müzik hayatımın kaderini değiştiren adam olarak tanımlıyorum. Davut ile provada beraber çaldık. O zaman bize elektro gitarda eşlik etmişti. Yaptığımız işi beğenmişti ama bas gitar çalmak istiyordu. O dönem bas gitar çalan arkadaşımız da akademik nedenlerden dolayı gruptan ayrılmak istediğini söyledi. Her şey yerine oturmuştu. Gruba Davut'u da dahil edip Kapılar için çalışmaya hız verdik.


Parça bittiğinde önümüze asıl sorun çıktı: Kayıt. Bunun için bir plan geliştirmemiştim. Yukarıda da belirttiğim gibi, akıştaydım ve bir şekilde şansımın olacağını düşüyordum. Öyle de oldu. Davut, okulda hocasıyla konuşup, konservatuarın imkanları dahilinde bize bir kayıt aldırıp aldıramayacağını sordu. Hem kayıt konusunda eğitim alan öğrencilerden biri için de ders niteliğinde bir proje olurdu.


Kayıt gerçekleşti. Grubun ismi Osepsis idi. Bu kelimeyi ben uydurmuştum. Gelecek projeksiyonlarım içinde İngilizce parçalar da bulunduğu için hem Türkçe’de hem İngilizce’de okunuşu aynı olacak bir kelimeydi. Dünyaya açılacaktık çünkü. Parçayı yayınlayacağım şirketin sahibi Ayhan Orhuntaş ile de mezun olduğum lisenin bir kahvaltı aktivitesinde tanışınca tamam dedim, işte her şey benim tarafımda.


Kapılar’ı yayınladık ve beklemeye başladık. Bir ay sonra Pentagram arayıp ön grup olmamızı ister, diye düşünüyordum. Menajerler ya da prodüktörler dökülür. Rock kitlesi zaten kapımızda köpek olur. Olmadı. Üstüne bir de bateristimizin askere gitmesi nedeniyle atıl bir pozisyonda kalmıştık. Rock’n Roll’u bir kenara bırakıp elimizdeki imkanlar dahilinde devam etme kararı aldık. Sadece Davut ve ben vardık. Başarısız olmuştuk ve yaptığımız tüm şeylere rağmen dinleyicimiz sadece arkadaşlarımızdı.


Yayınlamayı düşünmediğim; fakat kaydının ucuz olacağını, daha geniş bir kitleye hitap edebileceğini düşündüğüm akustik parçaları yapmaya karar verdik. Okulumdan tanışık olduğum Yiğit’i de arayıp keman çalıp çalamayacağını sordum. Kabul etti ve üçümüz bir stüdyoya girip dört parçalık bir akustik seri hazırladık. Bateristimiz olmadığı ve parçaların Osepsis’in tarzıyla alakası bulunmadığı için benim adımla devam etme kararı almıştık. Stüdyo, parça kayıtlarından sonra bazılarına bateri ekleyebileceğini söylemişti. Seve seve kabul ettik. Bu parçalar: Kim Bağışlayacak Beni ve Hep Bir Yanlış Var idi.


Yeni kayıtlarımız ile beraber ben yine Ayhan Abi’nin kapısını çaldım ve parçaları yayınladık. Sonuç: İlkinin aynı idi. Müziği bırakıp hayatta başka bir pozisyona geçmem gerektiğini düşünüyordum artık. Okulum da bitiyordu ve belli ki ben de bu işi o kadar iyi yapamıyordum. Ama sonra Davut kaderimizi değiştiren bir hamle yaptı.


Davut, parçalar yayınlandıktan birkaç ay sonra okulun bahçesinde yürürken müzik kulübü standında bir yarışmanın ilanını görmüştü. Başvuru için son gündü ve beste dalında da başvuru alıyorlardı. Jüride: Can Gox, Güliz Ayla, Eypio, Erdem Yener, Birol Namoğlu(Gripin), Yasemin Kaga, Volga Tamöz vardı. Kim Bağışlayacak Beni parçasını bana sormadan kaydettirmişti. İyi ki de bana sormamıştı, çünkü benim bu endüstriye karşı inancım o kadar azdı ki muhtemelen, “gerek yok ya, kim ipler bizi,” derdim. Arayıp haber verdi. Çıkıp çalacaktık. Bir sorun vardı: Yarışma tarihi çok yakındı ve bizim bateristimiz yoktu. Birkaç aydır da çalmıyorduk. Yiğit’e haber verdim. Prova aldık; fakat hala bateristimiz yoktu. Kıçımızı kurtaran ikinci adam devreye girdi: Eren. Davut, okuldan arkadaşlarına haber vermiş ve Eren bize geri dönüş yapmıştı. Lakin prova alma imkânımız kısıtlıydı. Eren ile hiç stüdyoya girememiştik.


Yarışma günü erkenden okula geldik ve çalışma stüdyolarından birinde prova aldık. Yani hep beraber çalabildiğimiz tek zaman yarışmaya çıkacağımız günün sabahıydı. İhtimaller aleyhimize idi; fakat elimizden gelen de buydu. Çıkacak, çalacak ve muhtemelen elenecektik.


Çıktık, çaldık, indik. Eren sonuca pek bir ihtimal vermediği için performanstan sonra evine gitti. Haklıydı da. Ben de pek ihtimal vermiyordum; fakat bu parçanın iyiliği veya kötülüğü ile alakalı değildi. Hep beraber yeterince çalışamamıştık. Parçanın gücünü gösterememiş olabilirdik. Lakin nezaketen de olsa beklemek gerektiğini düşünüyordum. Ayrıca birinci olacağını düşündüğüm bir adayım da vardı. O da akustik yapıyordu, grubu uyumluydu. Derken o beklenmedik an geldi. Birinci olacağını düşündüğüm aday ikinci olarak açıklanınca içimde bir duygu kabardı. Sunucu olan Mesut Süre ismimi birinci olarak açıkladığında ise artık işlerin değişeceğini düşünüyordum. Çünkü yarışmanın ödülü: If-Performance’da sahne, yeni bir şarkının kaydı ve netd’de klip idi. Ve tüm bunlar için para vermiyorduk! (Bu para meselesini açıklığa kavuşturmak isterim. Paramız var da çirkeflik yaptığımızdan değil, işe yatıracak paramız olmadığından bu husus bizim için önemliydi. Aksi taktirde bir işe başlayacaksanız ve sermayeniz yoksa girilebilecek bir yol değil. Benim sadece şansım yaver gitti ve ailem asgari miktarda da olsa bu iş için bana para ayırabiliyordu. Beni destekleyebildikleri ölçüde destekliyorlardı. Yani ailemden de şanslıydım, arkadaşlarımdan da. Ama unutmamak gerek: Şans hazır olana gelir.)

Kahramanın doğumu, macerası ve ölümü haftaya devam edecek.

Her Şey Birbirine Bağlanacak!





KAYNAK

-Ezhel Belgeseli: https://www.youtube.com/watch?v=BnkglJCIRp0

-‘Hit’ Kelimesinin Etimolojisi: https://www.grammarphobia.com/blog/2012/10/hit.html

- Barış Özcan (Dopamin ve Müzik İlişkisi): https://www.youtube.com/watch?v=h0_0HL0nP0U

- Spotify: https://www.dunyahalleri.com/spotify-sanatcilarin-kendi-muziklerini-yuklemelerine-izin-vermeyecek/

- Ekonomide Türev Araçlar İle İlgili Bir Haber: https://kriptokoin.com/turevler-altin-bitcoin-ve-gumusu-cokertebilir-mi-iste-erkan-ozun-gorusleri/

- Flu Tv Yayını: https://www.youtube.com/watch?v=qZjZRWTHa84

- Özcan Deniz Hit The Road Jack Performansı (7.24’de başlar): https://www.youtube.com/watch?v=7kRlJ35C7ro

- Rap Müzik ve IQ İlişkisi: https://tr.sputniknews.com/yasam/201908141039919625--bilim-insanlari-muzik-zevki-ve-iQ-iliskisini-inceledi-rap-dinleyenlerin-durumu-vahim/


63 görüntüleme

©2019 by fikirkolektif. Tüm hakları saklıdır.