KENDİNE SIĞINMAK



Zihnimizin muhtaç olduğu her şey... Huzur, sakinlik ve vefa. Korkuyla doluyor bazen göğsüm ve anlatmak istiyorum kendimi çığlık çığlığa. Ufak bir haykırışla kalbimdeki ince teli kopartabilirmişim ama düğüm olana kadar beklemek zorundaymışım gibi hissediyorum. Sorunları küçükken görmezden gelmek ne kolay değil mi? Birkaç kelimeden oluşmuş küçük cümleleri birbirine bağlamaktan farksız. Görmezden geliyoruz, değişmek istemiyoruz ve bu yüzden de durumları ıslah etmekten olabildiğince kaçıyoruz. Sonra o kadar büyüyor ki problemler, bir aile oluyorlar. Bir aile kadar güçlü, bir aile kadar bağlı oluyorlar birbirlerine. İşte sonra zihnimizin muhtaç olduğu her şeyi görmeye başlıyoruz.


Zihnimizin bizden istediği şeyleri vermediğimiz için doğan sorunlar... Öfkeli olma hali, suçluluk duygusu, bitmek bilmeyen kırgınlıklarımız. Bütün bunlar var çünkü kendimize değil korkularımıza sarılmışız. Bir başkasına sarılmak da bir çözüm değil çünkü başkalarını merkezimiz yaptığımızda hep kayboluruz. Bir anlığına da olsa yalnız olduğumuzu, herkesin günün birinde kendisinden başka gerçeği olmadığının farkına varacağını biliyorum.

Yalnızlık günün birinde yavrusuymuşuz gibi kucaklayacak bizi. O gün geldiğinde bunun bilincinde olmak, yalnızlıkla dost olmaktır. Herkesin bedeni, beyni ve kalbi tek bir şeyi ister. Güvenmeyi, güvenebilmeyi. Biliyorum ki, yalnızlığımız bizim güvenimizi asla kırmaz. Çünkü büyük vaatleri yoktur onun. Ona güvenmeyi reddettiğimiz için dargındır bize. Biz ona kızdıkça, intikam alır gibi bekler kuytuda. Gözyaşlarımızla boğuşurken çıkar karşımıza, kimse bize inanmazken müsaade eder dallarına tutunmamıza. Bize olan kızgınlığına rağmen, çehremizin ışıltısını çalan hüznümüzü kimseye anlatamıyorken, kimseye sığınamıyorken onun şefkatinin altına girebiliriz aslında. O, kendinle barışmayı öğütler, kendine sokulmayı. Hatta biraz da kırgındır hep yüreği, sırtımız ona daima dönük olduğu için. Kalabalığı daha çok sevdiğimiz için.



Oysaki bizi terk edene kadar göremeyiz ki nankördür kalabalık. Gürültüsü cızırtılıdır, çekmeyen bir radyo kanalını anımsatır. Kalabalıkların içinde kaybolur ruhumuz, benliğimiz. Bütün şatafatlı ışıklar kamaştırır gözümüzü. Uzun ve zahmetli akşam yemekleri yenir, kimi insanların şöhretleri konuşulur etrafta. Köşe başlarında uzun süreli sarılışlar görürsünüz, samimiyetsiz yeniden görüşelim cümleleri sayıklanır dudaklarda. Yeniden görüşülmeyen insanlar, içilen bir içeceğin tadı kalır geriye günün sonunda. Bir gün sahte kahkahaların sesine dayanamayıp kaçabiliriz de kalabalıktan, zaten o zaman anlarız ki hep yalnızmışız insanlar arasında.


İnsanlarla da var olabilmeli ama kendimizi kendimize bırakmanın da ne denli müthiş bir lüks olduğunu unutmamalı. Aradığımız huzuru, sevgiyi, içimizde hiç durmadan yeşillendirdiğimiz ve çiçekler açması için uğraştığımız bahçeyi dış dünyanın zehirlemesine müsaade etmemeli. Anlaşmak ve anlamlandırmak üzerine yaşayıp, ruhların işkenceler içinde kıvrandığı bu çağdan en güzel şekilde ayrılmalı. Benliğimizi kaybetmemeli, hatta her defasında yeniden bulmalı...

63 görüntüleme

©2019 by fikirkolektif. Tüm hakları saklıdır.