KORKUNUN ZİNCİRLERİ




Korku, insana yaradılışında bahşedilmiş bir kavram aslında. Bir koruma içgüdüsü gibi. Ama zamanla, biz yaş alarak ilerlemeye başladıkça farklı şekillere bürünerek bizi yönetmeye başlayan bir şeye dönüştü. Artık korkunun nefesini daima ensemizde hisseder olduk. Çocukken, ergenken, gençken, yetişkinken. Ve sonunda da yaşlıyken. Kendimiz için, sevdiklerimiz için, hatta koca dünya için. Şu kısacık ömrümüze defalarca kez korkuyu sığdırdık.


Ama biz korkuya sığamadık.


Bedenimiz dimdik ayaktayken bizi harekete geçiren güce değil, arkamızdaki gölgeye takılıyoruz. Bir türlü yürümeyi başaramıyoruz. Sürekli "Acaba?" diyoruz. Aklımızdan "Ya böyle olursa?" düşüncesini bir an olsun atamıyoruz. Çoğumuz içtenlikle istediği şeylerden uzak, çünkü korkuyoruz. Cüret edemiyoruz. Kaçımız yeteneği olduğu bir işi ana mesleği olarak yapmayı başarmıştır? Kaçımız kimseyi umursamadan yalnızca hayalini yaşamak için her şeyi geride bırakmıştır? Yalnızca korkusuz olanlar. Başarının kaynağı şüphesiz emek ve biraz yetenektir. Ama korkuların olduğu yerde kendini öne atamaz. Korkunun bir adım gerisinde saklanır.



Eğer korkunun bizi kapattığı kuleden kendimizi çıkartabilseydik her şey yolunda gidebilirdi. Ama biz sadece onun sınırlarından izliyoruz hayatı. Onun küçük penceresinden gördüğümüz şeyi tüm dünya zannediyoruz. Kalenin etrafında dolanan kuşların sesleriyle neşe buluyoruz, çünkü daha fazlasına imkanımız olamamış. Bize zorunlu kılınmış. Böyle öğretilmiş, böyle öğütlenmiş. Tek başımıza o kuleden kaçıp kurtulamıyoruz artık.

Bir ateş çemberinin içinde bağdaş kurarak oturmuş her şeyin yoluna gireceği, hiçbir korkunun ve sorunun olmadığı bir yeri düşlüyoruz ama farkındayız, artık böyle bir yer mümkün değil. Hepimiz o güzel denizde yüzmek istiyoruz ama bu istek kayalıkların üstünden denize atlamak korkusunun önüne geçemiyor.


Bizi korkuya sürükleyen şey biz miyiz yoksa bizden bağımsız istediğini yapan bu dünya mı? Eğer korkuyu durdurmak mümkün olsaydı bir felaket mi olurdu kurtuluş mu? Bunu oturup düşündüğümde bizi durduran bu korkunun hayatımıza kattığı şeyin de farkına varmış oldum. Yapmaktan korktuğumuz, cesaret edemediğimiz tek bir şeyi bile başardığımızda başlangıç noktamızdan epey ileride oluyoruz. Kendimize inanıyoruz. Gözümüzde normalleşen, korku kavramından uzaklaşan her şey bizi kendimize getiriyor. Korku, yorgunluğun ardından yüze çarpılan bir avuç soğuk su oluyor bir anda böyle olunca.



Peki ani ve beklenmedik şeylerin bizi korkuttuğu kadar korkutan gelecek kaygımızı nasıl bırakamıyoruz bir kenara? Neden yalnızca bir şeylerden korktuğumuz için sahip olduklarımızı ve hayallerimizi bir kenara koyuyoruz ki? Bir kere geldiğimiz bu dünyada bizi yaptıklarımızdan alıkoyan nedir? Daha az başarı korkusu mu, maddi imkanlar mı? Diğer insanların ne düşüneceği mi yoksa kendine yakıştıramamak mı? Bir insanın her şeyin ötesinde yalnızca "istediği" şeyi yapmasına engel olacak şey ne olabilir?


Göğsümüzde korkunun baskısını hissediyoruz. Ama hiçbir zaman kendimizden; hızlı bir trenden, havlayan bir köpekten korktuğumuz kadar korkmuyoruz. Bir şeylerin yarım kalması bizi hiç korkutmuyor. İstediklerimizi yapamamak, kendi hayatımızın eyerlerinden tutamamak bizi etkilemiyor hiç. Sanki daima en iyisi, en doğrusu biz olmalıymışız gibi davranıyor ve hiç risk almıyoruz. En güvenilir, en sağlam olana yöneliyoruz. Yeteneklerimiz olsa dahi onların yolundan ilerleyemiyoruz. Yeterli hissettirmiyor. Yeterli olan, insana mutlu değil rahat hissettiren şey bize göre. Belki de bize göre değil; ailemize, arkadaşlarımıza göre. Hiçbir şeyi değiştirmiyor. Biz öyle "olması gereken" şeye odaklanmışız ki, olmasını istediklerimizi kafamızda yok ediyoruz. İleride bu pişmanlığı her hücremizde hissedeceğimizi bile ile hem de.



Bir hayatımız var. Baştan sona. Hayatımızı yaşayan asla bizden başkası değil ve olamaz. Sınırlar, zorluklar olabilir çünkü hayat tam olarak bundan ibaret. Endişenin bize geri adım attırmasına izin vermeden daima önümüze bakarak ilerlemek: Hayatımızı kendimize ait kılmanın tek yolu bu.


Gerekirse yenik düşmeli, başarısız olmalı hatta delice pişmanlık duymalıyız. Ama yapmalıyız. Önemli olan kendi zincirlerimizi kırabilmeyi başarmak, ruhumuzu özgür bırakmak. Çünkü insan bunlardan ayrı bir şekilde mutlu olamaz.

Yarım kalır.

Hiçbir şey yarım kalan ruhların tamamlanamama ihtimalinden korkunç değildir.

©2019 by fikirkolektif. Tüm hakları saklıdır.