DÜŞÜNMEK NAZIM’I, YAZMAK ONA DAİR




Bugün 3 Haziran 2020, aramızdan ayrılışının 57. yıl dönümü Nazım Hikmet’in. Şair, ressam, yazar, senarist, insan… Eserlerini okurken kalbinin ritmini hissedebildiğiniz birisinin ölümünden bahsetmeyi bir kenara koyun buna inanması bile güç. Zaten kendisi de yaşamayı severdi, “Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim” adlı romanının aslında gizli bir otobiyografi olmasından da anlıyoruz yaşamayı ne denli sevdiğini. Bugün ölümden başka şeylerden bahsedelim istiyorum.

Söz Nazım’dan açıldığında anlatacak çok konu, söyleyecek o kadar çok söz var ki insan hangi birinden bahsedeceğine karar veremiyor. Ataol Behramoğlu’nun cümlesiyle başlayacağım yazıma. Nazım Hikmet üstüne konuşmak hem kolay, hem de güç bir iş.


Nazım Hikmet’ten öğrenilecek çok şey var hayata ve yaşama dair. Bunların başında da yaşamak geliyor, dolu dolu, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamak ama korkmak ölümden ve hiç görmediğin insanlar için ölmeyi göze alabilmek biraz da… “Meselâ bir barikatta dövüşerek, meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken, meselâ denerken damarlarında bir serumu, ölmek ayıp olur mu?”


Nazım Hikmet ümidini hiç kaybetmedi, en karanlık gecede bile güneşin doğmama ihtimalini hiçe saydı. Okuyucularıyla da paylaştı ümidini. Öyle şiirleri var ki her okuyuşumda üzerime hafif bir sükunet çöker. “Yok öyle umutları yitirip karanlıkta savrulmak. Unutma, aynı gökyüzü altında, bir direniştir yaşamak.”


“yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine”

Bu mısrayı ilk okuduğumdan beri üzerine düşünür dururum ve zannımca onun hayat görüşünün özeti de bu dizelerdir.. Başkalarının tesiri altında kalmadan özgürce, dilediğince yaşamak ama bunu kimseyi incitmeden, onlarla yardımlaşarak yapmak. Ağaçların birbirleriyle besinlerini paylaştıklarını öğrendikten sonra daha da manalı geliyor.

Nazım Hikmet okuyucusunu hiç sıkmaz, her seferinde aynı heyecanla, coşkuyla, üzüntüyle karşılarsınız kelimelerini. Hatta gönül rahatlığıyla tekrar tekrar okudukça daha çok seveceğinizi söyleyebilirim. Daha iyi ifade edebilmek adına için yine kendi sözlerine başvuracağım; hani diyor ya “elli bin kere gördüm yaprak dökümünü, ama yaprak dökümüne rastlamak yine de burar içimi” diye, şiirleri de o etkiyi yaratıyor üstümüzde.

En üretken sanatçılarımızdan biridir Nazım Hikmet. Okuduğu yazılardaki ahengi bile görürmüş, eşi Münevver Hanımın ona yazdığı mektubu sadece kelimelerin yerlerini değiştirerek şiire çevirişi de bu yüzden olsa gerek. Bir resme bakarak yazdığı şiirler de var. Yani diyebiliriz ki sadece sanat yapmıyor, sanatı görüyordu da. Bu durum kalemine de yansıyor yazdıkça yazıyordu çünkü yazmak onun için nefes almak gibi kolay bir işti. Şiir haricinde roman, oyun, hikaye, masal türlerinde de eserler vermiştir. Düz yazılarını ve beyaz perdeye taşınan filmlerini de unutmamak lazım. Üstelik diğer sanatlara da önem verirdi; musiki, mimari…

Aynı zamanda evrenseldir de şiirleri, herkesi kucaklayan bir havası vardır. Doktorları, mimarları, işçileri, evleri, şehirleri, kozmonotları, yıldızları, uzaylıları kısacası herkesi, tam manasıyla her şeyi yazmıştı, kimseyi es geçmemiş, kendinden mahrum etmemişti kalemi. Göğüs doktoruna gittiğinde kavanozda bir yürek görmüş, bu yüreğin sahibini hayal etmiş bir de şiire dönüştürmüştü. Tekir kedisine yazdığı yazığı yazıda kedisiyle sohbet eder hatta.



İmzasız bir şiir gördüğümüzde eğer Nazım’ın şiiriyse tanımamız çok uzun sürmüyor. Bana öyle geliyor ki bu anlatacağı şeyi kendine has bir tavırla anlatışı yüzündendir. Klişeleşmiş imgelerle de savaşmıştı şiirlerinde. Gönlünü kelebeğe benzetmiyor, benim gönlüm bir kartaldır diyor ve bu şiiri gönlü kelebek olan şaire ithaf ediyor. Şiirlerinin yanında bir melodi de sunuyor okuyucularına, duyuyorsunuz dalgaların kıyıya vuruşunu, kuşların cıvıltılarını. Nerede olursanız olun rüzgarını yüzünüzde hissediyorsunuz.

Dostlarım, bu yazı böyle uzar gider… İyisi mi bugünlük burada bitsin. Son olarak bitirmeden önce sizinle 24 Mayıs 962 tarihli (ölümünden yaklaşık 1 yıl önce) başlıksız bir şiirini paylaşmak istiyorum:


“ölüm düşüncesinden soyundum

giyindim Haziran yapraklarını bulvarların

Mayısınkiler ne de olsa fazlaca gençti benim için

bütün bir yaz bekliyor beni bir şehir yazı kızgın taşları asfaltıyla

buzlu gazozu dondurması terli sinema salonları iri sesli taşra aktörleriyle

ortalıktan yok oluveren taksileriyle büyük futbol günlerinin

ve Ermitaj bahçesinde ampullerin ışığında kâatlaşan ağaçları

ve belki Meksika türküleri belki de Gana tam-tamlarıyla

ve balkonda okuyacak olduğum şiirlerde

ve birazcık kesilip kısalacak saçlarınla senin

bir şehir yazı bekliyor beni

giyindim Haziran yapraklarını bulvarların

ölüm düşüncesinden soyundum“


118 görüntüleme

©2019 by fikirkolektif. Tüm hakları saklıdır.