OLDUĞUM KİŞİ

Ben her şeyi çok büyütürüm.


Söz gelimi bir gömlek giydiysem mavi, eteğim de ona uysun isterim. Rengi, deseni, şekli, ipliği, ilmiği, dikişi… Bütünüyle bir resmin parçası olmak isterim. Aman fırça izlerim görünmesin!





Ne kadar güzel bir deniz resmi olursam olayım, bunun bir deniz olmak olmadığını bilirim. Sahteliğe tahammül bile edemem, ama içimde bir deniz olmak hayali belirir işte.


Olduğundan fazla görünmek istemek kim ne derse desin küçük bir kusurdur. Böylece neredeyse legal yollarla severim topuklu ayakkabıları, ama insan doğası bazı duygulara ürkütücü derecede çabuk alışır. Topuklu ayakkabılarım bana benim olmayan bir uzunluk kazandırır, benimsemek kolaydır. Başımıza gelen her iyi şeyin kabulü, kötü olana göre çok daha kolaydır. Çünkü kazanmak hakkımızdır ve kaybettiğimiz de hakkımız yenmiş olur. Teşekkür etmeyi unuturum. Topuklu ayakkabılarımı çıkarttığımda aslında sahip olmadığım bir uzunluk kaybederim. Oysa ayağımdayken her zaman benimmiş hissi gelir yerleşir bedenime. Kazandığıma teşekkür etmek bilmem, ama kaybettiğim canımı sıkar. Belki de bir mutluluk kazanmak için giyerim ben bu ayakkabıları. Hâlbuki mutluluk benim başımı döndürür. Mutluyken nasıl topuklu ayakkabı giyebilirim? Üstelik yüksekten böylesine korkarken…



Sonrası hayal kırıklığı…


Olduramam yine.


Düz yollarla bir anlaşmazlığımız var uzun zamandır. Benim yollarım engebeli, dolambaçlı, ayakkabılarımsa düztaban olmalı ve istisnasız her sokağım denizlere çıkmalı.


Ezdiğim her kum tanesinin birbirinden farklı olduğunu bilirim, üzerine basmak bu sanata saygısızlık mı kafam karışır, en azından "kapsız", kalıpsız, hesapsız, en yalın hâlimle buluşmak isterim onlarla, tenimle. 


Ben iki ayağımdan gelişi güzel fırlattığım ayakkabılarımın bile yan yana düşmediği bu gezegende az da olsa hepimize ait bir şeyler ararım aslında. Bulamayacağımı söylerler de asıl mucizenin onu aramam olduğu göremez kimse. 


Maviler yetmezse farklı detaylar ararım daha gerçek olabilmek için, bu mucizeye ihtiyacım vardır çünkü. 


Bedenimi giydirmem bu kadar uzun sürerken ruhumun kalıbını çıkarmak, dikmek, biçmek ve işlemek öyle zordur ki. Bir bilsem üstelik bazı şeyler kumaşı mavi olsa dahi yama tutmuyor. Bütün yaralar bir cekette açılmıyor bu dünyada da ondan. 


Denize bakmak hissetmek demek, hissetmek ise düşünmek: Misal bir inci düşse aklıma, adını düşünmekten şeklini getiremem gözümün önüne. Kim verdi ona bu ismi? Bir ağma olsaydım dahi severdim inciyi. İsimler ne güzel şeyler söylerler! Adını unutup da düşünebilirsem, ancak o zaman hatırlarım, bir midye saklar onu. Peşin hükümsüz bir denizci kirletmeseydi ellerini, inci adını kim kime verecekti? Belki incinin kalbe değen yanı güzel olması değil, adı bile değil, bir midyenin onu saklıyor olmasıdır. Abartırım işte böyle her güzeli ve çirkini, çirkini güzel güzeli çirkin yapana kadar.


Deniz kabuğundan bir kolye hayal ederim mesela, çok düşünürüm üzerine acaba yakışır mı bana? Ben galiba güzel olmak isterim. Güzel bilinmek isterim. 


Ama ızdırabî boyutlarda çok büyütürüm detayları. Deniz kabuğu üzerine düşünmeden, kulağıma dokundurmadan, onunla bir bağ kurmadan taşıyamam boynumda. Çok kitap okumuş adamlar, kulağımıza götürdüğümüzde deniz kabuğundan duyulan sesin etrafın seslerini başka akustiklerde kavrayışımız olduğunu söylerler. Her zaman var olan, ama asla duyulmayan sesleri fark ediyoruz sadece. 



Çok hikâye anlatan kadınlara gelince onlar bu sesin, denizin dalgalarının sesi olduğunu söyler.


Ben ikisine de inanamam. Büyütürüm ben her şeyi işte, çok düşünürüm de çıkamam işin içinden. Çünkü ikisi de yanlış olduğu kadar doğrudur. Deniz kabuğunu dokundurdun mu kulağına kalbin bir deniz hisseder, gözün bir deniz görür ve kulağında denizlerin sesini duyarsın. Etrafın deniz olur, kalbin deniz deniz atar, şimdi kime haksız derim kendimden başka? 


Kabul. Ayrıntılarında boğulurum bu dünyanın, gözlerimin vurgun olduğu o görüntüyü bırakırım da kaç kum tanesi getirdi dalgalar onları saymaya çalışırım. Balıkları düşünürüm her seferinde bıkmadan usanmadan, dalgalar onların rüzgârları değilse ne?


Zaten etrafına bakmak öyle zordur ki her şeyi büyüten insanlar için. Neler var şu karınca yuvasının içinde? Evet, ben büyütürüm her şeyi ama hiçbir şey de küçük değildir aslında. 


Ama bir denizi seyretmek, dalgalarına tanık olmak, kokusunu duymak varken deniz olmak/anlamak niye?


Olduğum kişi bir deniz kadar canlı, duru ve bu dünyaya aitken.


Aynada gördüğüm -görmek istediğim- görüntüyü de bu dünyanın bir parçası olduğu için severim. Penceremdeki manzarayı ise daha çok severim, bu Dünya'nın ta kendisi olduğu için. 


Öyle zordur ki her güne bir mucizeyi aramak için başlamak, en başta mucizeye benzemeye çalışmak. 


Yokluğun içinde bir varlık var, hiçliğin içinde sanki gizli kalmış her şey. Yapbozumun eksik parçaları aslında hiç var olmadı. Renksiz her şey en güzel renk sanki. Hayal gücümün en iyi çalıştığı sıcaklık belki de bu.


Öyle eksik ki optimistler, pesimistler; bir bardağın yarısının içinde olan su olunca dolu ya da boş olur da içinde olan hava olunca mı hiç sayılır gezegende?

©2019 by fikirkolektif. Tüm hakları saklıdır.