Serenad

Bu hayatta her şeyi ve herkesi ayırmıyor muyuz? Din, dil, mezhep, ırk, soy... Ve aslında bütün savaşların da sebebi bu değil mi? Her kavganın her kargaşanın altında yatan şey bu farklılıklara olan saygısızlığımız değil mi?

İnsanoğlu öyle bir ırk ki fotokopi makinesinden çıkmış gibi aynı bulmak istiyor herkesi. Farklılıklar olmasın istiyor. Oysa istenmesi gereken tek şey saygı olmalı.


Ben saygıyı kitaplarda öğrendim. Hayır şaka falan değil. Bu hıristiyan, yahudi, müslüman gibi dinlere bakmadan insanı insan olarak sevmeyi ben Serenad kitabında öğrendim.

Bugün de biraz bu kitap hakkında konuşmak istiyorum.

Zülfü Livaneli'yi elbet duymuşsunuzdur. O meşhur kitabı Serenad'ı da. İnsanlık tarihinin en acı dolu olaylarından birinin konusu olduğunu da. Kitabın başında İstanbul'a gelen Alman asıllı profesörün ilginç ve melankolik ruhunun sebebine iniyoruz hep beraber.


Kitapta acıdan drama, aşktan nefrete kadar uzanan büyük bir duygu skalası var. Kitapta yoğun aşk ve dram olmasına karşın yazar Livaneli kitabı aşk olarak yorumlamamış. “Kitaba özellikle aşk romanı demedim. Aşk kelimesi çok kirletildi” demiştir.


Kitabın özellikle tarihin acı olaylarına ışık tutması beni etkilemişti. Bir yerin ve bir insanın başka bir insanda bu kadar etki ve iz yaratması daha iyi anlatılamazdı.


Gelelim kitabın asıl olayı olan Struma Fâciası'na. 1940 yılında Nazilerin Polonya'da yürürlüğe koyduğu Yahudi karşıtı politikanın benzerini müttefikleri Romanya'ya da koydular. 1941 yılında 4 bin Yahudinin katledilmesinden sonra buradan kaçmaktan başka bir şansları olmayan Yahudiler Filistine kaçmak üzere Struma adında bir gemi kiraladılar.


Gemi Türkiye sınırlarından Filistine gidecekti ancak planladığı gibi olmadı. 12 Aralık 1941'de Rımanya Köstence limanından yaklaşık 790 yolcu ve 10 mürettebatla yola çıkan geminin motoru daha İstanbul sınırlarına ulaşmadan çatladı. Yolcular aralarında topladıkları para ile geminin motorunun tamirini yaptırdılar ancak ikinci defa arızalanan motor 15 Aralık'ta Sarayburnu açıklarına demir attı.

Almanya'nın İstanbul başkonsolosu gemide salgın hastalık olduğu ihbarında bulundu ve Almanya ve Britanya tarafından geminin karaya çıkarılmaması için baskı yapıldı. Ve tarihin tozlu sayfaları buradan sonra boğazımızı gıcıklattırdı. Ne yoluna devam edebildi bu yüzen tabutun üstündekiler ne de karaya çıkabildi. Zaten Ağustos 1938’de çıkarılan ve "tebaası oldukları devlet arazisinde yaşama ve seyahat bakımından baskılara tabi tutulan Musevilerin, bugünkü dinleri ne olursa olsun, Türkiye’ye girmeleri ve ikametleri yasaktır…" denilen 2/9498 sayılı kararname ile bu kapı kapatılmıştı. Almanya ile müttefik olan Romanya gemiyi geri kabul etmedi.


9 hafta boyunda kıyıda demirli bir şekilde bekleyen bu koca tabuta Kızılay ve İstanbul'daki Yahudi toplumu tarafından yardım malzemeleri ulaştırıldı. Geminin arızalı motoru da tamir edilmek üzere söküldü.


Gemidekilerin durumu ile ilgili süren müzakereler sonuç vermeyince. 23 Şubat 1942'de motoru hala çalışmayan gemiyi Karadeniz Şile açıklarına çektirdi. Gece boyunca sürüklenen gemi 24 Şubat sabahı büyük bir patlama sonucu battı. 103'ü çocuk 768 kişi öldü. Uzun süre kimin veya neyin bu gemiyi patlattığı bilinmese de 1960'larda Sovyet arşivlerinden çıkan belgeler ışığında gemiyi Sovyet bir denizaltının batırıldığı anlaşıldı.


Bu korkunç katliamın izlerini taşıyan kitaba ve içinde yaşayan karakterlerin aşkına bir tanıklık etmenizi şiddetle tavsiye ederim.


Dakikaların haftalar, haftaların yıllar gibi geçtiği o zamansız bekleyişlerin altındaki korkuyu ve ümidi bir okumanızı isterim. Savaş ya da barış, antlaşma veya katliam fark etmez. Her tarihi olayın arkasında bir ümitleri, duyguları olan insanlar var. Ve inanır mısınız bilmem ama onların hikayesi anlatılmaya değer. Öyle ki ''hikayesi anlatılan insanlar var oluyor.''


Bu korkunç yaşanmışlıkların altında kalan insanların silinmez acıları ve bağlılığını en güzel şekilde işlemiş Livaneli.


...İnsanın sadece insan olduğunu göstermiş bize. Hala aklımdan silinmeyen satırları da bunun temennisi.

'Aramızdaki temel fark ne biliyor musun? Sen insanlara baktığın zaman üniformalar, bayraklar ve din görüyorsun!''

''Peki sen ne görüyorsun bakalım?''

''İnsan, sadece insan. Seven, acı çeken, acıkan, üşüyen, korkan bir insan.''...

Umarım sizin de hayatınıza, benim dokunduğu gibi dokunur bu kitap.


Sağlıcakla kalın...

©2019 by fikirkolektif. Tüm hakları saklıdır.