• admin

SESİMİZİ DUYUYOR MUSUNUZ?



İsmimi bilmenize gerek yok, nerede doğduğumu, nasıl yaşadığımı hatta ve hatta nasıl öldüğümü bilmenize de. Mümkünse bu satırları okurken beni sadece bir insan olarak görün. Yaşadıklarımla değil, hayallerimle, umutlarımla; yaptıklarımla anımsayın beni. Dünyalara bedel bir çocuk büyüttüm mesela. Yani, en azından bu yaşa getirebildim. Tabi, ben de isterdim devam etmeyi ama... Her neyse, beni anlarsınız ki son bir gün içerisinde yeterince kötü şey yaşadım. Ha, "Bu hayatında yaşadığın tek kötü gün müydü?" diye soracak olursanız, tabi ki hayır. Doğduğum günden itibaren elbet ki farklı bir sürü şey yaşadım. Ailem uygun görmediği için okula gidemedim mesela. Kadının okumasına gerek yokmuş canım anneme, babama göre. Hali vakti yerinde biriyle evlenmesi yeterliymiş. Saçlarımı çok ama çok severdim. 7 yaşıma kadar saçımı her gün farklı bir şekilde yapıp çıktım dışarıya. Onları ördüm, topladım onlara ne güzel tokalar taktım. O günü çok iyi hatırlıyorum. Annemle sofrayı hazırladıktan sonra yerlerimize oturduk. Babam bana artık "kapanmam" gerektiğini söyledi. O neydi ki acaba? Hayatımda ilk kez duymuştum. Ee, çocuğum tabi nereden bileceğim? Ertesi gün ben elimde tokam ve tarağımla beklerken annem elinde mavi bir başörtüsüyle geldi. O gün öğrendim ne olduğunu. Bana fikrim sorulmamıştı, açıkçası bir daha saçımı örüp sokağa çıkamayacağım için de çok üzülmüştüm ama olsun. Ailemin isteği benim de isteğimdi. İki üç sefer oyun oynarken başörtüm yerinden kaydı. Eh, babamdan dayağı yiyip patlamış dudaklarla yerime oturdum. 18'ime kadar ailemi mutlu etmek için ne gerekirse yaptım. Tanrı şahidim olsun ki dediklerinden asla dışarı çıkmadım. Buna rağmen dışlandım, yıprandım. O yaşa kadar abilerimin hizmetini gördüm. Onlar arkadaşlarıyla gönüllerince gezdiler, eğlendiler; ben ise evde annemin dizinin dibinde oturdum. Hiç karşı çıkmadın mı dediğinizi duyar gibiyim, tabi ki isteklerimi söyledim. Ama kadının dışarıda onunla bununla ne işi varmış. Babamın dayağından nasibimi alarak her seferinde oturdum yine aynı yere. Hani demiştim ya beni yaptıklarımla, hayallerimle anımsayın diye. O dört duvar arasında kendi hayatımı kurmaya çabaladım. Ailemden uzaklaştıkça kitaplara tutundum. Yazılar yazdım. Tabi ki temizlikten, bulaşıktan, yemekten kalan zamanlarda yaptım bunları. Ah, belki size çok çocukça gelecek ama hep gerçek aşkın, sevginin hayalini kurardım. Bir gün beyaz atlı prensim gelecek, beni bu evden, bu cehennemden çekip çıkaracaktı. Artık kendi fikirlerim, kendi hayatım olacaktı. Ev yumruk sesleriyle değil, çocuklarımın kahkahalarıyla dolacaktı. Gelinlik bile bakmıştım biliyor musunuz? Yuvamın duvarlarının rengini dahi seçmiştim. Masmavi gözleri olan bir kızım olacaktı hatta. İşte, gençlik böyle bir şey. Ben de her genç gibi bir şeylerin hayalini kurardım böyle. Evden dışarı doğru düzgün çıkamıyordum ama olsun. Bir gün "o" beni bulacaktı. Günler böyle geçerken bir gün babam heyecanla eve girdi. Maddi durumumuz o dönemler çok kötüydü. Babamın üzerindeki yırtık gömlekle yamalı pantolon hala aklımda. Eh, abimin evlenmesiyle de paraya olan ihtiyacımız oldukça artmıştı. Sanırım babacığım da bunu düşünmüş olacak ki, birinin yüklü başlık parası vaadiyle, bu akşam beni o kişiyle sözleyeceğini söyledi. Korkmadım diyemem. Bana ne istediğim dahi sorulmadan adeta satılmıştım. Hem de hevesle... Her ne kadar korksam da içimde bir umut vardı. Akşam geldiklerine aralarında yaşıtım birini göremediğimden, hangisi olduğunu sordum anneme. Parmağıyla gösterdiği adam, tam olarak 42 yaşındaydı. Babamla aynı yaşta. Beni gerçekten para için babam yaşında bir adama satmışlardı. Tüm akşam uyuşmuş bir şekilde bana ne denildiyse onu yaptım. İçim kanaya kanaya o yüzüğü taktım parmağıma. Çok geçmeden de o adamla evlendim. Bitti zannettiğim şey, asıl burada başlıyordu. Asıl cehennem buradaydı. Yeri geldi yemeği vaktinde hazırlamadığım için yeri geldi evin perdesini açık bıraktığım için dayak yedim. Çocuğumu parka götürdüğüm için dayak yedim. Diğerlerini bilemem de hani çocuk hayalim vardı ya, işte ben o çocuk mutlu olsun diye her şeye göğüs germeye, kırılmış bileğimle ah vah etmeden yemek hazırlamaya, 1 saat uykuyla ona masal okumaya devam ettim. İşte, bu da benim o masmavi çocuk için nelere dayanabileceğimin kanıtıdır. Sırf bu evlilikten o olduğu için bu adamla evlendiğime şükrettiğim günlerim oldu. Çünkü benim bir evladım vardı. Canım, ciğerim aklınıza ne gelirse... Öyle ki, ona bu dünyadaki her şeyi beraber atlatabileceğimize söz vermiştim. Bu sabah saat 04.32 ye kadar... Çocuğumun gözlerinin önünde kocamın göğsüme bıçak saplamasıyla can verdim. Ha, şu anı soracak olursanız, kızımla aynı yatakta değil, bir mezarın içindeyim; üstümde yorgan değil, bir toprak yığını var. Yağmur yağıyor. Yaşarken ne kadar da severdim ıslak toprak kokusunu. Siyah ise en sevdiğim renkti fakat artık bu uçsuz bucaksız karanlık içinde onu da sevmediğimi fark ediyorum. Baba, sen neden ağlıyorsun? Yoksa kızını o bir eşya gibi o adama satarken o eşyanın kötü kullanılabileceği aklına gelmemiş miydi? Gerçi evet, sen de zaten aynısını yapmıştın. Peki sen anne, oğulların kadar sevilmek için ölmem mi gerekiyordu illa? Ah, canım kızım... Senden sadece özür dileyebiliyorum. Sana her şeyi yan yana olduğumuz sürece atlatabileceğimizi söylemiştim. Hala beraberiz ama yan yana olamadığımız için de senden özür diliyorum. Deryam, denizim...



Ben Özgecan, Emine, Ayşe, Rojbin... Türkiye'de son yıllarda öldürülen binlerce kadından sadece bir tanesiyim. Hikayeler aynı değil evet, ama tek bir ortak yönümüz var: Artık hepimiz ÖLÜYÜZ. Kimimiz hayatının baharında kimimiz ikinci baharında; kimimizin faili kocamız, kimimizinki kanımızdan canımızdan babamız. Yaşarken çok konuşma imkanı verilmedi bizlere, hepimiz iki üç kelimeyle buradan gitmek zorunda kaldık. Bizden geçti, ama artık özgürlük için, başka kadınlar için, yaşama hakkı için, SESİMİZİ DUYAR MISINIZ?


55 görüntüleme

©2019 by fikirkolektif. Tüm hakları saklıdır.