SESSİZLİĞE KULAK VERDİN Mİ?


"Sessizliğe Kulak Ver!" diyerek sessizliğin altında yatan acıları, gözyaşlarını, yabancılaşmayı konuştuk, dinledik, okuduk ve izledik. Çevremizdeki insanlar bazen bize, mahallelerine, okullarına, yaşadıkları şehirlere belki de bu ülkeye alışamamalarından başladık ve bundan 60-70 yıl geriye, işçi Türkler ile dolu Almanya'ya gittik. Ben 2020'nin herhangi bir anında bu sefer bir soru ile geldim sizlere; "Sessizliğe kulak verdiniz mi? Duydunuz mu onları, yabancı hissedenleri? Dokunabildiniz mi yabanlara?"


"Yaban", özellikle edebiyat eserlerinde de çeşitli filmlerde de karşımıza çıkan ve ait hissedememeyi, bir yerde yaşasa da kendini bağlı, huzurlu, özgür hissedemeyenleri tanımlayan bir kavramdır. Kendi evinize yaban olmaktan tutun da okulunuza, arkadaşlarınıza, yaşadığınız köye, kasabaya, şehre belki de ülkeye yabancısınız. Bu sırada çoğu insan sizden herkesten beklediği şeyleri bekler. Sizi anlamak için çaba dahi göstermez. Ki içinde bulunduğunuz derin sessizlik dikkatlerini dahi çekmez. Tıpkı bizim de karşımıza çıkan "yaban"lara sırt çevirdiğimiz ve duymadığımız gibi. "Keşke tam anlamıyla sessiz kalsa toplum." dedirtecek kadar ileri gidiyor kimi zaman insanlar. Çoğunlukla da aynı şeyi düşündürüyor ne yazık ki. İnsanlar; canlıları, birbirinden farkı olmayanları, insanları dışlıyor. İnsanlar, insanları... Sadece yaban olması, uzak durması değil sorunları bu düşüncelerin. Ondan farklı düşünen, giyinen, konuşan, seven, örneğin saçını istediği her renge boyayabilecek kadar cesur olan herkesi ve her şeyi dışlıyor. Kendi elleri ile "yabancılar" yaratıyor. Onları ait hissettirmeyen, acı veren yine biz insanlar oluyoruz.

İçinde bulunduğumuz 21. yüzyılın dünyasında belki de insanlığın en büyük sorunu; toplum içinde birbirini yabancılaştıran insanlardır. Toplum içerisinde bizim için herhangi biri olan insanlardan tutun da komşularına katlanamayan, sadece dış görünüşü farklı olduğu için tanımadığı insanların hayatlarına karışmaya, müdahale etmeye en sert şekilde kendilerine görev ediniyor insanlar. Dünyadaki binlerce göçmene, sığınmacıya, göz yaşlarına, açlığa, susuzluğa, hayvanlara karşı sessiz kalan insanlar, gün geliyor aynı evin içerisinde yaşadığı eşinin ve çocuklarının da yargılayıcısı oluyor. Kendince ortaya koyduğu sorunlara yine kendince

-insanlık dışı- çözümler üretiyor.


İnsanlar doğdukları andan itibaren özgür olan canlılardandır. Seçimleri, yaşam tarzları tek elimizdeki parmak izleri kadar farklıdır. Nasıl elimizi parmak izlerimizin farklılığından dolayı suçlamıyorsak kadın ya da erkek, siyah ya da pembe saçlı, zayıf ya da kilolu, anne ya da değil, çalışan ya da çalışmayan gibi pek çok ayrımı da yapamayız. Çünkü hepimiz aslımızda aynıyız. İnsanız. Sen, ben, o fark etmeksizin insanız. Dilimiz ne olursa olsun, hangi ülkede ne için bulunuyor olursak olalım, tercihlerimiz ne olursa olsun insanız.


Küçük bir çocuk yalvaran gözlerle bakarken yüzümüze, dünyada olup biten her şeyi onun omuzlarına yükleyiveriyoruz. Her şeyden o sorumlu, okul çantası taşıması gereken omuzları kitapların ağırlığından değil de dünyanın ona karşı olan kini ve nefreti ile çökmüş, çaresiz. Dışlanmışlığı, bu nefreti taşıyamıyor oyuncak tutması gereken temiz eller. Sadece on dakika yüzünüze bakan kimsenin gülümsemediğini, sizi görmediğini, belki de günlerce hiç konuşmadığınızı, neredeyse 8 milyar insanın içinde yapayalnız olduğunuzu düşünün. Sadece on dakika. İnsanlar tarafından "yaban"laştırıldığınız bir on dakika...


"Bir gün" penceremizi açıp dışarıya, sokaklara dünyaya kulak verdiğimizde duyduklarımız yalnızca korna, kuş, kahkaha, sohbet sesleri olmamalı. Dışarıda çığlıklar, ağlayan kadınlar, korkudan titreyen çocuklar, kendilerini kafeste sıkışmış hisseden insanlar,

anne-babaları ile ayrı iki gezegende yaşadığını düşünen gençler, çevresinde onlarca arkadaşı olmasına rağmen yapayalnız olanlar var. Bağırıyorlar. Bak! Saçının pembe olmasını istediği için ailesi tarafından yargılanan bir genç ağlıyor. Farklılığı kabul edilmiyor. Duy! Sevdiği insan ile herkesin dışında bir seçim yaptığı için yok sayılan, kimi yerde taşlanan birisi bağırıyor. Hisset! Günlerce, aylarca belki de yıllarca bir kapının ardında her türlü şiddete uğramış bir kadın, erkek, çocuk yani bir "insan"; ailesine, arkadaşlarına, belki de bize, ülkesine küsmüş, dünyaya yabancı. Yok oluyor, eriyor. Çünkü görmedik, kulak vermedik, bilmiyoruz. Yok gibi "-mış" gibi yaşıyoruz. İnsanlık yok gibi...


Her şey, herkes yabancılaşıyor. Kaç kez birine sıcacık yaklaştık? Kaç kez yargılamadan sevdik? Kaç kez sokakta tek başına yanımızdan geçip giden o sessiz çocuğu fark ettik, duymak istedik? Hani dedim ya ellerimizdeki her parmağın izi bile farklı iken biz nasıl aynı hayatı yaşıyor olalım? Nasıl aynı görünelim? Aynı hayatı yaşamıyor olmak bir insanın erimesini izlemek anlamına gelmiyor. Her sesi duyan kulağımız, ellerimizle ve sözlerimizle

kaybettiğimiz insanların sesini duymak zorunda. İnsanlığa borçlu, birliğe borçluyuz. "Sessizliğe Kulak Ver!" dediğim gibi dünyada hepimiz "bir"iz, farklıyız, özgünüz, "biz"iz. Bu kabullenmeye değer. Sessiz çığlıkları duyabildikçe de insanız. Şimdi düşün. Sessizliğe kulak verdin mi?


Farklı ve "bir" yarınlara...


KİTAP

Yaban- Yakup Kadri Karaosmanoğlu

Anayurt Oteli - Yusuf Atılgan

Tutunamayanlar- Oğuz Atay


FİLM

Yeraltı

Dedemin İnsanları

La Cabina

Taare Zameen Par

©2019 by fikirkolektif. Tüm hakları saklıdır.