Sessizliğe Kulak Ver!


Hayatımızın her aşamasında karşımıza çıkan ancak çoğu kez görmezden geldiğimiz "Sosyal Yabancılaşma". Bu kavram size ne kadar tesir ediyor bilmiyorum ama kabuk bağlayamayan, hep su yüzünde kalan, birileri dokundukça can yakan bir yara.


Çevremizde çoğu kez bir noktaya ait hissedemeyen, arkadaş çevresinden yakınan, ailesine hatta kendini kendine emanet edemeyen, çoğunlukla ruhunu kaybettiğini sanan insanlar olmuştur. Belki de bu benim, sensin ya da o. Okula gittiğinde kendini dışlanmış hisseden o kişi sensin ya da ben. Komşun, annen, kardeşin. Bunu daha da somutlaştıracak bir örnek verecek olursam yabancı bir ülkeye, şehre, eve gittiğindeki sen. Çoğu insan buna alışamama, depresyon gibi çeşitli isimler koyuyor. Sosyolojik olarak bunun bir ismi var zaten; "Yabancılaşma". Yabancılaşmanın pek çok çeşidi var. Ailemize, eğitime, ülkemize, sevgiye ve bunlar gibi pek çok şeye yabancılaşabiliyoruz. Ama ülkemizde, bugünün dünyasında daha riskli bir çeşidi var; sosyal yabancılaşma. Hepimizin de bildiği gibi artık bizimde ülkemizde yaşayan farklı kültürlerden insanlar da var. Kültürümüze, yemeklerimize, eğitimimize, bizlere her şeye ama her şeye uzaklar. Yabancılar. Bir anda geldiler ve herkes onlardan aynı şeyi bekledi. "Bize ayak uydursunlar". Bu sadece tek bir örnek. Milyonlarca kez insanoğlu bir yerlere farklı sebeplerle göç etti. Ama yabancılaşma dünya geliştikçe, biz insanlar da çoğaldıkça arttı, tehlikeyi arttırdı. Ülkemize bambaşka yerlerden gelen insanlar bizimle aynı markete giriyor aynı malzemeleri alıyor. Aynı malzemelerle bambaşka renkte, kokuda, lezzette yemekler yapıyor. Biz bambaşkayız. Hiçbirimiz aynı olamayız. İki elin parmakları bile eşit değilken karşımızdakinden -hele ki bu bir toplumsa- bizimle aynı olmasını, bize ayak uydurmasını bekleyemeyiz.


Kardeşlerimiz, çocuklarımız farklı kültürlerden insanlarla aynı sıralarda ders görüyor, görecekler. Burada yabancı olanlar sadece onlar değil. Bizler de onlara yabancıyız. Evet, kimse kimseyi tanıyamıyor. Tabularından kurtulup tanımaya çalışmıyor. Çalışıyor muyuz? Aynı okyanusta fırtınadan korunmaya çalışan iki ayrı gemiyiz. Yabancılaşma bu konumdaki çocuklar için en riskli noktada. Onlar, toplumdaki o kabullenmeyişi gördükçe kendilerinden farklı olan her insana karşı daha da hırçınlaşıyor. Ablalar-abiler belki de gelecekteki anne-babalar biz toplumun bu yarısını sarmaya çalışmazsak olan ya da olacak olan kargaşa bitmeyecek. Unutmamalı ki çocuklar kendilerini bir yere ait hissetmek, güvende olduklarını bilmek isterler. Bunu sağlayacak olan bizleriz. Çocuklar belirli yaşlarda da acımasızdır. Ve her çocuk ait olduğu toplumun aynasıdır. Acımasızca farklı gördüğü çocuklara, insanlara, her küçük birey yeni yaralar açar. Bununda bir adı var. Sosyoloji içinde yabancılaşma altındaki "mankurtlaşma". Farklı gördüğü herkese saldırma.


Hepimizin bildiği üzere 60'larda ülkemizden Almanya'ya göç etmeye başlayan Türklerin pek çoğuda gittikleri yere kendilerini ait hissedemedi. Kendi ailelerinden dahi yabancılaştı çoğu. Bu da tek bir örnek. Döndüklerinde kendi vatanlarına da yabancılardı. Çocuklar "'Türk müyüm?', 'Alman mıyım?'"diye sorarak büyüdü. Bazıları sadece sustu. Birçoğu da yıllarca konuşmadı ya da konuşması gecikti. Büyüdü, depresyona girdi; dediler karanlıkta kaybolup gitti. Bundan 40 yıl önce Almanya'da -belki hâlâ- çoğu suça Türkler bulaştı. Suça meyilli bir gençlik oluşturdu yabancılaşma. Alman toplumu değilde Almanya'daki Türkler, Türk soylular dedik. Başaramadık. Başaramadılar. Tabii ki başaranlar, birbirleriyle kültür paylaşımı yapanlar oldu. Bazı çocuklar iki kültürle büyümenin avantajını yaşadı. Ama çok azı. Şanslı olanları. Şimdi bu büyük Almanya hareketinin konu olarak daha ciddisini biz yaşıyoruz.

Farklı kültürlere sahip bu insanları ötekileştirirsek, yabancı hissederlerse çok büyük sorunlarla karşılaşacaklarını, karşılacağımızı hepimiz görmeliyiz. Burada hep belirttiğim gibi, sandığın anahtarı çocuklar. Geleceğimiz olan çocuklar, sokaklardaki her çocuk... Öğretmenler, anneler, babalar, kardeşler, biz. Onlar bizim. Toplum bizim. Dilimiz bizim. Biz dünyayız hep birlikteyiz. Farklılıklarla güzeliz. Misafirlerimizle, gidenimizle, kalanlarımızla. Dünyaya sevgi penceresinden bakmak gerek. Sorunları, kötülükleri çocuklara yüklememek... Her ne yaşanırsa yaşansın kim olursa olsun her çocuğu sevmek onun yabancı, tek hissetmesine izin vermemek.


Bunları kim olarak mı yazıyorum?

Dedesi Almanya'da yıllarca dışlanmış, yabancılaştırılmış, kültürleşmeye açılmamış, bunu yıllarca dinlemiş biri. Sokakta kendini farklı hissettiğini sandığı herkese sevgiyle bakmaya çalışan biri. Gelecekte kültür taşıyıcısı olarak yurtdışına gidip kültürleşecek, kültür yayacak biri. Bunun adına gördüğü ve duyduğu her derse, çalıştaya katılan biri. Öğretmen olduğunda sınıfında farklı veya aynı kültürden hiçbir çocuğun yabancılaşmasına izin vermeyecek biri. Karanlıkta kaybolmasınlar diye hepsinin eline birer meşale verecek biri. Sosyolojik tabuları yıkmaya çalışacak biri. Belki de bunların hiç biri. Belki de sadece "bir"i. Birey. Sadece birey.






Unutmayın toplum "Bir" olan insanlardan oluşandır. Her kültür nefes aldığımız sürece bizimdir. Her insan bizim. İnsan kaybolmasına izin vermeyeceğiniz bir inci tanesi kadar değerlidir. Toplumların, insanların sessizliğine kulak ver!



İstediğim her şeyi şu kelimelere sığdıramasam da bu güzellikleri sizlerle paylaşmak isterim. Eminim yabancılaşmayı en güzel şekilde anlatacaklardır. Güzel yarınlarda görüşürüz!

FİLM

* Almanya'ya Hoş Geldiniz!

* Dedemin İnsanları

* Polizei

* Üç Maymun

* Mercedes Mon Amour


KİTAP

* Dönüşüm/Stefan Zweig

* Yeraltından Notlar/Doystoyevski

* Yabancı/Albert Camus

72 görüntüleme

©2019 by fikirkolektif. Tüm hakları saklıdır.