Üç Harfle "Merak"


“Merak... Birine karşı ansızın merak duymaya başlarsınız, korkunç bir merak...

Onu tanımak, onunla doğmak, onunla yeniden dünyaya gelmek istersiniz.

Bu yüzden aşka en uzak cümle senden nefret ediyorum değil; artık bilmek istemiyorumdur.”



Flaubert’in aşk tanımıdır bu. Ben oldukça katılırım bu tanıma. Merak, her türlü konuda en önemli şeydir bana göre. Merak keşfidir insanın. Kim olduğunu, ne olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini merak eder insan. Öyledir ki bu yolu kiminle gideceğini de…


Öyle bir yoldur ki bu; yer ve gök ateş olur yakar içini ama bir bardak su istemezsin. Farklı zamanlarda, mekanlarda yaşayan iki insanın ortak meridyende buluşmasıdır. En güzel mevsimdir, en güzel anıdır, andır. Her sabah uyandığında kendinden önce akla gelendir. Bir insanın gelişimine en yakın tanık olunan serüvendir. Bir yerde okumuştum. Her iç çekişte kalp bir damla kan kaybedermiş. Aşk bir iç çekiştir kimi zaman. Peki, bir kalbe kaç iç çekiş sığar? Kaç damla götürür bizden?

Aşk bir nesne olsa şemsiye olurdu bana göre. Hem güneşten korur, hem yağmurdan. Hem rüzgara karışır, uçurur hem de şimşeği üzerine çeker. Kendinize herkesten, tüm evrenden ayrı bir yaşam alanı oluşturursunuz. En mutlu, çok mutlu hissedersiniz orada kendinizi. Kendiniz olursunuz orada. Hatta en güzeli de odur. Kendiniz olduğunuz. Önemlidir de bu. Çünkü hayat devam eder. Günler geçer, belki aylar, yıllar…


Belki şemsiye hırçın rüzgarlara dayanamaz, kırılır. Öyle bir kırılır ki yağmurda ıslanmayı, güneşte yanmayı tercih edersiniz. Tüm şimşeklerle arkadaş olursunuz. Bu yüzden gökyüzünden kendinize bir yıldız seçin. Siz olun o. Onunla konuşun. Kafanızı kaldırdığınızda hep orada olsun. Sonsuz bir güven versin size. Karanlık gecelerde size yol göstersin. Çünkü herkes kendi hayatının yıldızıdır.


Yanınızdan bir yıldız kayarken dilek tutmaktan vazgeçtiniz mi hiç? Vazgeçmeyin! Özellikle de kendinizden. Hisler, duygular değişkendir. Canlıdırlar. Yaşarlar, büyürler, gelişirler ve belki bir gün ölürler. Öfke ve nefret de histir. Onlar da büyürler. Hatta öyle büyürler ki kanınıza karışıp sizi zehirlerler. Birini hayatınızdan çıkarmak istiyorsanız nefret etmeyin bu yüzden. İntikam mı istiyorsunuz? Bilinmezliğe bırakın. Bundan daha ağırı da yoktur ki hem. Bilinmemek, görülmemek ne büyük cezadır insana.


“Sevgi ile nefret arasında çok ince bir çizgi vardır. Birisinden nefret ediyorsanız ve bir gün onu yenemeyeceğinizi anladığınız zaman onu sevmeye başlarsınız.” diyor Peyami Safa. Deneyin. Çizgiyi gözden geçirin. Ama çok mu yaralandınız? Hatta belki de bir şeyler öldü içinizde. Nefretiniz de bu yüzden belki de. Çok sevdiğim bir alıntı yapmak istiyorum tam da burada. “Bir katili öldürürseniz dünyada katil sayısı aynı kalır.” Şöyle devam ediyorum ben de; eğer tüm katilleri öldürmek istiyorsanız önce içinizdekinden başlayın!

Başlayın! Belki şimdi belki de en kendiniz olduğunuz sırada. Kendinizden başlayın. Bilinmezliğe bırakın tüm nefretlerinizi, öfkelerinizi. Korkmayın! Yıldızınızın ışığı size yol gösterecek kadar parlak. Bu yol sizin, rüzgar sizin, güneş sizin. Kalbinizi de kapatmayın. Yine bir gün bu yolda şemsiyesini sizinle paylaşmak isteyen biri çıkabilir karşınıza kim bilir… Geçmiş yüzünden kendinizi cezalandırmayın. Ama yine de varsa anlattıklarıma benzer yaralarınız, şu alıntıyla sonlandırıyorum yazımı.


“Sen, beni asla, asla tanımayan, bir su birikintisinin yanından geçercesine yanımdan geçip giden, bir taşa basarcasına üstüme basan, hep, ama hep yoluna devam eden ve beni sonsuz bir bekleyiş içerisinde bırakan sen, kimsin ki benim için?”

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, Stefan Zweig

©2019 by fikirkolektif. Tüm hakları saklıdır.