Üzerine Düşünelim: "EĞİTİM 1"


Bulunduğum yerden şöyle bir geriye dönüp baktığımda 20 yıla dair ne hatırlıyorum diye soracak olursam kendime, çoğu cevabımın mekânı "Okul" olacaktır. Eminim ki bu konuda hiç yalnız değilim. Hayatın şu anda nasıl ilerliyor diye sorarsanız da yine "Okul." derim herhalde. En azından çoğu duygumun, düşüncemin, mutluluğumun, hüznümün mekânı okul oldu benim. Ki bir eğitimci adayı olarak umuyorum ki uzun yıllar böyle olacak. Beni bir kenara bırakalım. Sen! Evet sen, şimdi dön ve arkana bak! Şu anına ya da geleceğine. Her şeyin ama her şeyin okulun, eğitimin, öğrendiklerinin yansıması mı değil mi? Şimdiye kadarki hayatını sıkıp bir mekân çıkarsak ortaya en az 12-16 yılın "okul" olmaz mı? Hayatın başlı başına bir "okul" olmasını, hayat boyu öğrenmelerimizi de bir kenara bırakıp somut olarak okulu ve eğitimi düşünelim istiyorum bu kez.

Öğrenme, doğduğumuz andan itibaren başlar ve hayatımızın son bulduğu ana kadar devam eder. Reflekslerimiz dışında kalan her şeyi; duyduklarımızı anlamlandırmaya çalışıp ses çıkarmaya başlayarak konuşmayı, bacaklarımıza ve çevremize olan güvenimiz, kas-kemik gelişimimiz sayesinde "yürümeyi", bayramda ziyaret ettiğimiz büyüklerimizin elini öpen dayımızı gördüğümüzde "el öpmeyi", bankada sıraya giren babamızı görerek "toplum kurallarını", hayatın her anında yaşadığımız ülkeye göre ise kuralları öğrendik, kültürlendik. Ancak bu kadarla bitmiyordu. Bizi çok ama çok uzun sürecek bir yeniliğe başlangıç yapmalıydık. Evet, okul bahçesine adım attık. Şu an uygulanılması beklenen eğitim modeline göre: Geniş anlamda hayatımızı, mensubu olduğumuz toplumun standartlarını, inançlarımızı kazanmamızda etkili olan sosyal bir süreçtir burada geçireceğimiz zaman. Ülkemizde bu süreç okul çatısı altında "12 yıldır". Evet. En az koskoca bir "12 yıl". Kanımca sorulması gereken asıl soru "Yeterli mi?", "Yetersiz mi?" den ziyade "Nasıl bir 12 yıl?" olmalıdır.


Bu yazıda eğitimin güzel, eğlenceli, heyecan verici yanından ziyade kimi sistemleştirmeler içindeki acı ve acımasız yanını, öğrencide kalan bu izleri düşünelim.

En az 12 yılını okullarda, sınıflarda, bu sıralarda geçiren çocuklar, tıpkı görseldeki sandalyelere mi dönüşüyor? Hepsi birbirinin aynı, aynı işlevde, onlardan beklenen şeyler, yerine getirmeleri gereken görevleri var. Ve hepsi bu amaçlara hizmet etmek zorunda. Eğer ayakları birbirinden farklı uzunluktaysa olmaz! Hepsi aynı olmalı ki toplumda yerini alan her bireyin kullanımına uygun olabilsinler. Herhangi birinin ayağı kırılırsa en iyi ihtimalle yenisi yaptırılır. Ama yine aynı uzunlukta olmalıdır ki denge bozulmasın. Sizce öğrenciler eğitim sistemleri içinde sınıfta hangi materyale benziyor?


Kendisine ne yüklenirse onu yansıtan bir projeksiyon cihazı mı? Yoksa denge sağlamakla yükümlü olan bir diğer eşya olan masa mı? Tabi ki duyuyorum sesinizi, sandalyeler de olabilir. Çok acı ama olabilir. Hayır, abartılmıyor ya da abartmıyorum çünkü "oluyor". Belki sen, belki ben, belki o, belki onlar... Hepimiz olabiliriz. Pek çoğu oldu. Olduk. Çünkü içinde olduğumuz topluma uyum sağlamamız gerekiyordu. Kitabi tanımıyla "Bireyde istendik yolda davranış değiştirme süreci." olan eğitim bunun için mükemmel bir yol olarak göründü. Öyle de. Toplum kendi kültürüyle zaman içerisinde oluşturduğu eğitim programını 6 yaşında olan bir çocuğa sundu. Hayır, eğitim- öğretim programlarında topluma ayak uydurması gerektiği, sonucunda sıra arkadaşıyla "aynı" olarak okul kapısından çıkarılması hedeflendiği direkt yazmıyor. Ancak biz tüm öğrencilerden aynı matematik problemini çözmesini, aynı bilime ve mesleğe ilgi duymasını, sınavda kodlama yaptığı yaptığı kağıdın cevap anahtarı ile aynı olmasını hedefliyoruz. Ha evet, aynı olmazsa bunu hayalleri ile ödetiyoruz. Bunu yine "BİZ" yapıyoruz.

Biz kimi zaman henüz "Bakkal" adı verilen küçük dükkanları görmemiş bir çocuktan, ne zorluklarla eline alabildiği ders kitaplarında market market gezip ürünlerin ambalajlarını incelemesini bekledik. Kimi zaman yağlı boya değil de pastel boya ile daha güzel resim yapan öğrenciyi notuyla cezalandırdık. Kimi zaman ise basketbol oynayıp matematik problemi çözemediği için toplara demir bir kafeste zincir vurduk. O zinciri okul tenefüslerinde dakikaların yorgunluğunu belki sadece voleybol oynayarak atmak isteyen öğrencilerin toplarına da vurduk. Yeteneklerine, hayallerine uzun vadede de hayatlarına vurduk. Herkes aynı yolda değildi elbette. Her insan farklı olduğu gibi yaşadığı her süreç de farklı etkiliyor onu. İkiye ayrılıyoruz: kazananlar ve kaybedenler. Şu an ne yapıyor olursa olsun yaşamını sürdürenler ve okul yıllarında yaşadığı bir olay ya da gördüğü en ufak muameleyi dahi unutamayıp her gün onunla uyananlar. Evet var bunlar. Gerçekten. Biz sadece görmek istediklerimizi görüyoruz sanırım. Bu söylemiş olduklarım hayatın her evresinde gerçekleşecek, okula mal edilmeyecek şeyler olarak gelmiş olabilir. Doğru. Ama şimdi eğitimden bahsediyorken neden 12 yılını hayatının en güzel dönemi olarak hatırlayamayan çocuklardan, gençlerden bahsetmeyelim?


Biz eskiye nazaran biraz daha farklı baksak da eğitime hala bazı hataları tekrarlıyoruz. Kendi adaletini, kendince mutluluğu, kendince başarıyı sağlamaya çalışan eğitimciler de yapıyor. Ama çaba çok kıymetli. Herkes kıymet verip farkları, düşünce özgürlüğünü, çocuğunun hayallerini önemserse de etkili... Aksi takdirde büyük bir kitle kayboluyor. Yalnızlaşıyor, yabancı hissediyor.

Eğitime, okula küstürüyoruz nesilleri. Her sabah okula ağlayarak giden çocukların belki de tek isteği, görsel sanatlar dersinde matematik işlememek oluyor. Matematik dersinden önce adeta tüm enerjisi biten gencin de isteği ailesini gitarist olmaya ikna edebilmek, cümledeki zarfı bulamayan çocuk da önce öğretmeninden sonra da ailesinden korkmak istemiyor. Bir yığın dersin altında kalan çocuklara günlük hayat becerileri ile verilmeyen dersleri belirlemeden önce şu bilinmeliydi: Üstü örtük bir şekilde okul hayatı içinde ve dışında bambaşka şeyler öğrenen, bambaşka çevrelerden, ailelerden, arkadaş ortamlarından, şehirlerden gelen bu öğrenciler; "FARKLI".

En az yanda gördüğümüz kalemler kadar farklı ve renkli olan bu çocukları tek renge dönüştürmek kimin hakkı?


Şimdi bambaşka bir boyuta geliyoruz: Bu gerekli mi? Ve cevap kimine göre evet kimine göre ise hayır. Bahsettiğimiz şey "Eğitim" ise içerisine disiplini, saygıyı, otoriteyi de alarak kesinlikle gereklidir. Aksini iddia etmek imkansız değildir ancak çok büyük gözlemler ve araştırmalar gerektirir. Ancak "Eğitim, doğru mu veriliyor ya da alınıyor?", "Günümüz sistemi içerisinde eğitim işleyişi doğru mu?", "Eğitim bu şekilde mi sağlanmalı?" "Ne yapıp yanlışları geri alabiliriz?" sorularını sorarsak verilecek cevap dünya üzerindeki tüm düşünceler kadar olacaktır. Bu nedenle günümüze kadar binlerce eğitimci, filozof, devlet adamı buna yanıt aramıştır. Ivan Illich "Okulsuz Toplum" demiş, Salman Khan "Dünya Okulu", Godwin ise eğitimin arkasındaki politik yanı eleştirmiş, kimisi de yukarıda bahsettiğimiz ana noktalardan farklı olarak bireyi esas alan eğitim sistemi arayışında olmuştur.

Eğitim uçsuz bucaksız. Son paragrafta giriş yapmış olduğum "Nasıl Eğitim?" sorusunu kendimce yanıtlamaya çalışacağım yazıya kadar bu satırları okuyan kişiden, senden düşünmeni bekliyorum. Eğitim neden olmalıdır? Nasıl olmalıdır? Nasıl bir eğitim beklenmelidir gelecekten? Gökkuşağı tek renk olsaydı bir anlamı olur muydu? Küçük bir çocuk güneşi gerçekten sarıya mı boyamalı? Kırmızı ağaç, mavi güneş bizim doğrularımız dışında, onun dünyasında ne ifade edebilir? Güneşi maviye boyayan çocuk hatalı mıdır? Kimya dersinde beden eğitimi dersinin hayalini kuran genç suçlu mu peki? Öğretmenimiz mi yetersiz? Düşüneceğiz, konuşacağız ve hep yazacağız.

Evet. Hayatımızın en az 12 yılı nasıl geçiyor? Oldurularak mı? Olarak mı? Belki boşa geçen yıllar... Belki kendini ve dünyayı gerçekten tanıdığın yararlı bir süreç, hayatını avuçlarına koyan en kıymetli günler. Senin yaşamında eğitimin ve okulun karşılığı ne? Düşünelim. Aksi halde yok olabiliriz. Gökyüzüne fırlatılan yüzlerce ve tıpa tıp aynı olan kepler gibi ayırt edilemez hale gelebiliriz kalabalıklar içinde. Gerçekten dilediğin gibi yaşamak için mi inşa ediyorsun hayatını? Yoksa zorunluluklar mı sonuca yuvarlıyor seni?


Okuyup üzerine düşünelim:

Dünya Okulu, Salman Khan. Yapı Kredi Yayınları.

Özgür Eğitim, Joel Spring. Ayrıntı Yayınları (İnceleme 17).

Ezilenlerin Pedagojisi, Paulo Freire. Ayrıntı Yayınları (İnceleme).

Okulsuz Toplum, Ivan Illich. Şule Yayınları.

Okul Sıkıntısı, Daniel Pennac. Can Yayınları.

Türkiye'nin Maarif Davası, Nurettin Topçu. Dergah Yayınları.

132 görüntüleme

©2019 by fikirkolektif. Tüm hakları saklıdır.