My Items

I'm a title. ​Click here to edit me.

ESKİDE KALDI ÇOCUKLUĞUM

21 sene 21 kocaman, yaşanmışlıklar içeren sene. Doğumlar, ölümler Ayrılıklar ve buluşmalar Sevinçler ve hüzünler Gülüşmeler ve gözyaşları ile geçen, 21 koca sene. Dün ile bugün arasında değişen tek şey sayı değil Bunu hissediyorum tüm benliğimle. Önem vermeden, bir çırpıda atardım
Niye diye tek bir soru bile sormadan
Cevabını almaya bile etmeden tenezzül
Ezgilere de hiç kulak asmadan

Suretimi görmek aynalarda ağır geliyor bana
İvedi ile bir kaçış göz önünde
Veyahut yağmurdan kaçarken doluya tutulmak gibi
El alem ne der hiç düşünmeden hem de

Suretim 19. yüzyılda bir şarap şişesinde
O kadar eski ve unutulmuş
Ne bir çabam var ne de bir çağrım
Rengarenk dünyada bile içim simsiyah

Ahir kelam değilim içinde bir tükenmişliğin
Seneler geçtikçe bizzat tükenen olduğumdan
Israrla yenilmeye doymadığımdan
Doğmaya çekinmeyip yeniden bir anka gibi...

"Tamamlanmış Olmayacak Bir Teori"

“Kuantum mekaniği çok etkileyicidir. Ama bir iç ses bana bunun henüz gerçek bir şey olmadığını söylüyor. Teori çok yarar sağladı ancak bizi eskiden beri var olanın gizemine yaklaştıramadı. Ben, her zaman Tanrı’nın zar atmadığına ikna oldum.” Bu satırları Max Born’ın yazdığı mektuba cevap olarak dile getirmişti Einstein. Yıllarca tartışmalara konu olacağını üzerine sayfalarca yazı yazılacağını ve yanlış anlaşılacağını bilmiyordu. “Tanrı zar atmaz!” derken ne demek istemişti? Bu cümle felsefe düşünürlerini ve üzerine yorum yapan insanları biraz ayırmıştı. Bir kısmın aklında, Ateist (aslında daha çok panteist) olduğu söylenen Einstein’ın Tanrı’ya inandığı iddiaları bir kısmın aklında ise fizik için yıllarını vermiş Einstein’ın kuantum fiziğini inkâr ettiği iddiaları. Tüm bunlar bir yana dursun üzerine tartışılamayacak en büyük unsurlardan birisi Einstein’ın fiziğe olan büyük ilgisinin bize getirdiği katkılardır. Babasının istediği üzere elektrik mühendisi olamayacağını anlamış ve kendini fiziğin uçsuz bucaksız kollarına atmıştı. 1905 yılının başlarında sıradan bir patent memuruyken birden bire bir şeyler değişiverdi. Bu süreçte değişen tek şey Einstein’ın hayatı değildi. Aynı zamanda aralarında Einstein’ın da bulunduğu Max Planck, Niels Bohr, Werner Heisenberg, Erwin Schrödinger ve Max Born gibi bilim insanları tarafından kuantum mekaniğinin temelleri atılıyordu. Bu isimler tarafından araştırılan veya ortaya atılan belirsizlik ilkesi, planck sabiti, kara cisim ışınımı, dalga kuramı ve kuantum dalga kuramı gibi terimler geliştirilmiş ve klasik fiziğin sarsılmasına ve değişimine neden olmuşlardır. Klasik fiziğin elde ettiği tüm başarılara rağmen belli bir noktadan sonra kara cisim ışıması, fotoelektrik etki ve az önce saydığımız diğer terimlerin açıklanmasında yetersiz kalıyordu. Bu yetersizliğin başında klasik fiziğin evreni “süreklilik” olarak modellemesi geliyordu. Bu noktada bazı deneysel gözlemleri açıklayabilmek için Max Planck enerjinin, Einstein ise ışığın paketçiklerden oluştuğunu yani süreksiz olduğu varsayımını kullanmak zorunda kalmışlardı. Öte yandan bilim insanları ne kadar bu süreksizlik varsayımlarını klasik mekanik ile açıklamaya uğraşsalar da bir başarı elde edememişlerdi. Daha sonralarda Ernest Rutherford yaptığı deney ile beraber atomun iç yapısında küçük bir çekirdek olduğunu kanıtlama aşamasındayken, 1897 yılında J. J. Thomson tarafından varlığı ispat edilen elektronun, elektromanyetik teoriye göre açıklanabilen ivmeli dairesel hareketi, ve bunun sonucunda ışıması gibi özelliklerinden dolayı adeta güneş sistemimize benzeyen klasik model yavaş yavaş çökerek artık kuantum modeline yerini bırakmaya başlamıştı. Bunun üzerine Rutherford’un öğrencisi Bohr’dan geçici bir çözüm geldi. Bohr bu tezinde elektronların belli kuantizasyon kurallarına göre belli yörüngelerde hareket ettiklerini ve enerjilerinin belli seviyelere gelmeden ışıma yapamadıklarını bununsa sistemi dengede tuttuğunu savunuyordu. Fakat bu çözüm küçük atomlarda işe yaradıysa da bir yerden sonra yetersiz kalmıştı. Bu modeli deneylere uydurmak için çok deneme yapılsa da çabalar boşunaydı. Daha sonralarda ise Louis de Broglie’nin 1923’te verdiği doktora tezinde, ışığın hem dalga hem de parçacık karakterinin olmasından esinlenerek ortaya attığı, tüm madde türlerinin aslında aynı özelliği gösterebileceğini önermesiyle ipler kopmuş gibiydi. Bohr’un daha önce sunduğu geçici çözümdeki “gizemli” yörüngeler bile açıklanmıştı. Işığın girişim ve kırınım yaptığı 1800’lerde Thomas Young’ın yaptığı çift yarık deneyiyle kanıtlanmıştı fakat tüm madde parçacıklarının, dalgalı matematiksel yapı göstereceği beklenmiyordu. Kuantum mekaniği ile ilgili birçok gelişme bu öneriyi takip etmiş ve bilim dünyasını büyük bir şaşkınlığa uğratmıştı. Tabiki de söz konusu bilim ve fizikse şaşırmamak çokta mümkün değil. Anlaşılması ve anlatılması bu denli zorken büyük dehalar tarafından her zaman merak edilen, geliştirilmeye çalışılan kuantum mekaniğini artık yavaş yavaş günlük hayatımızda da görmekteyiz. Ultra hassas saatler, kuantum bilgisayarları, gelişmiş mikroskoplar, kırılamaz kodlar ve biyolojik pusulalarda kullanılan bu fizik dalının geldiği son nokta olarak kuantum interneti gösterilmektedir. Kuantum interneti günümüzdekinin aksine 0 ve 1’leri kullanmak yerine hem 0 hem de 1 gibi davranabilen kübitleri kullanacaktır. Araştırmalara göre aradaki bu fark, kuantum internetine günümüzdekine oranla daha büyük bant genişliği sağlayacak ve aynı zamanda da verilerimizin güvenliği de kat kat artacak. Fakat teknolojinin çok fazla geliştiğinden bahsetsek bile bilim adamları bunun bize hala uzak olduğunu söylüyorlar. Fizikçiler hala kuantum sinyallerini çok iyi derecede kontrol edip manipüle edemiyorlar. Fırlatılan kuantum uydusu sinyal gönderip alabiliyor ancak ve ancak iş depolamaya gelince geliştirilmiş en iyi kuantum hafızaları bile bilgileri en fazla 1 saat koruyabilmekte. Einstein ve arkadaşlarının 1900’lü yıllarda “tamamlanmış olmayacak bir teori” olarak nitelendirdikleri bu fizik dalı bizi nereye götürecek hep birlikte göreceğiz. Bilimin gizemi daima sizinle olsun...

Beşeri Doğa

Küçük yaşlarımızdan beri çevremizdeki birçok yapı, teknolojik alet, araç gereç, taşıt ve daha birçok unsur dikkatimizi çekmiştir. Çocukluğumuzu yaşarken yaşımız dolayısıyla farkına varmamış olabiliriz ancak yaşımız ilerleyip her geçen gün hayat hakkında zihnimize yeni bilgiler yerleştirmeye başladığımızdan beri bu unsurlara bakışımız büyük oranda değişime uğramıştır. Evimizde, sokağımızda, okulumuzda gördüklerimize artık eskisi gibi bakmıyor, onlara kendimizce bazı anlamlar yüklüyorsak insanoğlunun eserlerini anlama yolunda büyük bir adım atmışız demektir. Daha önce hiç çimenlere uzanıp bulutları bir şeylere benzetmeye çalıştığınız oldu mu? Eğer bu eğlenceli ve huzurlu aktiviteyi daha önce denediyseniz benzettiğiniz bulutların hayali ya da olağanüstü varlıklara değil, daha önce görmüş olduğunuz ya da bildiğiniz birtakım somut unsurlara benzetmişsinizdir. Gelin, çimenlerde sırtüstü yatarak düşündüğünüz şekillere benzer olarak doğadaki canlı ve cansız varlıkların bilim insanları ve mühendisler tarafından esinlenilerek ortaya çıkarılan bazı buluşları bir düşünelim. Kısaca "doğayı taklit etme bilimi" olarak adlandırabileceğimiz bu durumu bilimsel olarak açıklamak gerekirse biyotaklit, biyomimetik, biyonik vb. bilim dallarının kullanılarak ortaya doğadaki varlıklardan ilham almış özelliklere sahip olması sağlanmış bir ürün ortaya çıkarma bilimidir diyebiliriz. Peki, bu ortaya çıkan ürünler neden doğadaki varlıklardan ilham alınarak yapılıyor? Bu sorunun cevabı da ilham aldığımız doğada gizli. Doğada yaşam süren ya da sadece bulunan varlıklar oluşturduğu kusursuz ahenk ve işleyiş insanlık için en önemli kaynak olma özelliğini taşımaktadır. Kâinatın ve doğanın tek kusuru, bizim istediğimiz ve umduğumuz gibi bir düzene sahip olmayışıdır. Bu düzen, kolektif ve topyekûn bir karmaşa düzeni; balıkları yutan mideler, böcekleri ezen gagalar ve ceylanları parçalayan çakallar. Bahsettiğimiz biyotaklik, biyometrik ve biyonik ifadelerini açıklayalım. Biyotaklit, insanların doğada bulunan sistemleri taklit ederek veya bunlardan ilham alarak insanların problemlerine çözüm getirmeyi amaçlayan bilim dalıdır. Biyomimetrik, doğada olup biten tüm olayların bir taklidini, bir kopyasını teknoloji bilimini kullanarak makineleşmeye aktarılmasını konu edinen, kısaca doğanın uyarlanması olarak isimlendirilen bilim dalıdır. Biyonik ise canlıların, habitat olarak adlandırılan yaşadıkları muhit içinde değişen şartlara uygun nasıl hareket ettiklerini inceleyerek canlıları model almak suretiyle benzer hareketleri yapabilecek makinelerin yapılması işiyle uğraşan ilimdir. Biyomimetrik ve biyotaklit ile farklı bir dal olarak görülse de temeldeki düşünceleri aynı olma özelliğini taşımaktadır. Günlük hayatımızda bize kolaylık sağlayan birçok unsur vardır. Alışagelmemizden kaynaklı olarak her ne kadar fark edemiyor olsak da küçücük detaylar bile bizim için birçok kolaylığa yol açmaktadır. Bize kolaylık sağlamaları amacıyla mühendislerce tasarlanan bu unsurların doğadan esinlenilmiş olması insanlığın doğaya ne kadar muhtaç olduğunu ve ne kadar ilkel bir varlık olduğunu gözler önüne sermektedir. Bahsettiğimiz bu unsurlara ve hangi varlıklardan esinlendiklerine gelin bir göz atalım. Geçtiğimiz yıllarda Japonya’da kullanılmaya başlayan hızlı trenlerin ön kısımları, hızı arttırabilmek amacıyla balıkçıl kuşların gagaları örnek alınarak yapılmıştır. Anadolu coğrafyasında dulavrat otu olarak bilinen bitki ise halk arasında cırtcırt denilen velcro bandının yapımında örnek alınmıştır. Günümüzde askeri bakımdan büyük önem arz eden sonar teknoloji, bazı gemilerin pruvaları ve Concorde isimli yolcu uçağı da yunus balıklarının çeşitli özelliklerinden yararlanılarak tasarlanmıştır. Devletlerin askeri bakımdan en önemli ve stratejik unsur olarak gördükleri denizaltılar da nautilus isimli deniz canlısının taşıdığı özellikler doğrultusunda tasarlanmışlardır. Dalgıçların önemli donanım unsurlarından birisi olan paletler ise balinaların kuyruk şekillerinden esinlenilerek ortaya çıkarılmıştır. Özellikler kuzey kesimde yer alan soğuk iklimli yaşam bölgelerinde kullanılan kar ayakkabıları da tavşanların ayak şekilleri ve uyumluluğu göz önünde bulundurularak yapılmıştır. Başta Hollanda olmak üzere özellikle Avrupa ülkelerinde yaygın olan güneş panelleri, ayçiçeğinin özelliklerinden yararlanılarak oluşturulmuştur ve uzmanlara göre önümüzdeki 20 yıl içerisinde uzay dahil olmak üzere pek çok yerde yaygınlığı büyük oranlara ulaşacaktır. Görsel Kaynakça: Kaynakça 1 Kaynakça 2 Kaynakça 3

Bir Eğitim Neferi: Hasan Âli Yücel

Tarih bize kimi insanları hiçbir zaman unutturmaz. Hele ki bilime, sanata yaşamını adayan, ülkesini, milletini aydınlatmak için gecesini gündüzüne katan vatansever insanları... Öğretmen, eski millî eğitim bakanı, Köy Enstitüleri'nin kurucusu Hasan Âli Yücel, 17 Aralık 1897'de İstanbul'da doğdu. Soyu, baba tarafından Giresun Görele'ye, anne tarafından ise Japon sularında batan Ertuğrul Fırkateyni süvarisi deniz albayı Ali Bey'e dayanır. Ailesinin ekonomik durumunun iyi olmasıyla birlikte tek çocuk olarak yetişen Hasan Âli hayli geniş olanaklara sahipti. Ne var ki, annesi Neyire Hanım oğlu Hasan'a bakarken hep hüzünlüdür. Neyire Hanım'ı üzen Hasan Âli'nin hiç konuşmaması, ağzını açıp tek kelime dahi etmemesidir. Durumdan haberdar olan bir komşusu Neyire Hanım'a; çocuğunun padişahın yemeklerinden kalan artıkları yerse dilinin çözüleceğini söyler. Bunun üzerine Neyire Hanım bir şekilde padişaha ulaşmanın yolunu bulur. Padişah akşam sofrasında oturup yemeğini yerken yanına gelen bir görevli Neyire Hanım'ın isteğinden bahseder. "Olmaz böyle şey" diyerek çıkışır Abdülhamid. "Ama efendim" diye devam eden görevli yemeği isteyen çocuğun Ertuğrul Fırkateyni'nin kaptanı Ali Bey'in torunu olduğunu söyler. Bunun üzerine Abdülhamid tabağını eliyle iterek "İnanmam böyle safsatalara fakat Ali Bey'in torunu ise pekala al götür" der. Neyire Hanım bir umut yedirir yemeği oğluna ama beklenen olmaz. Hasan Âli'nin dili çözülmez. Sonra bir gün Hasan Âli birden bire konuşmaya başlar. Duruma çok sevinen Neyire Hanım'ın dikkatini ise başka bir şey çeker. Hasan Âli her gün odasına kapanıyor, bütün terlikleri önüne toplayıp onlarla konuşuyordu. Durumu anlamaya çalışan Neyire Hanım kapı deliğinden Hasan'ı gözetlemeye başlar. Hasan, dayısına ders vermek için eve gelen öğretmenin söylediklerini dinler ve onun söylediklerini terliklere tekrar eder. Çocuğunun öğretmencilik oynadığını anlayan Neyire Hanım'ın yüzündeki gülümseme yıllar sonra tüm ülke çocuklarına yayılacaktır. Hasan Âli büyüdüğünde halkını bilgisizliğin pençesinden kurtaracak devrimler yaratır. Öğrencilik Yılları Yücel, yükseköğrenim eğitimi için Hukuk Fakültesi'ne kayıt yaptırmış, bir yandan da İfnam gazetesinde çalışıyordu. Türk Sesi gazetesinin de kurucuları arasında yer alıyordu. Hukuk hocası Celalettin Arîf Bey'le ders sırasındaki bir tartışmasından sonra hukuk eğitimini yarıda bırakarak İstanbul Üniversitesi'nde felsefe bölümüne kaydını aldırmış, geleceği için çok farklı bir yol çizmeye başlamıştı. Bu dönemde, Hasan Âli; Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi şairlerle İkbal Kıraathanesi'ne gidip gelmeye başlamıştı, İstiklal Savaşı'nın zor günleri yaşanmaktaydı. Hasan Âli, gazetesinde özellikle bu savaşlara ilişkin haberlere yer verdi. Ayrıca, ulusal protesto hareketlerine katıldı. Kendisini Edebiyat Fakültesi çevresinde oluşan düşünce tartışmaları içinde bulmaya başlamıştı. Hasan Âli Yücel dediğimizde hepimizin aklına hiç şüphesiz Köy Enstitüleri gelir. Büyük önder Atatürk’ün eğitim konusundaki görüşlerini çok iyi analiz eden Yücel, çağdaşlaşmayı gerçekleştirecek aydınlanma eğitimini; seyreden değil, kurallarını uygulayarak yaşayan bir toplum oluşturma hedeflendiği için, eğitim örgütlenmesini “Tek bir yurttaş kalmayana değin” herkesin eğitilmesi olarak görüyordu. Nice öğretmenleri yetiştiği o mektepler sadece kalem, kağıt tutmayı değil, tarla biçmeyi, dirgen tutmayı da öğretti Türk Milleti'ne. O, Cumhuriyet dönemi eğitim tarihimize damga vuran en önemli Bakandır. Gerçekleştirdiği reformların etkisi bugün bile hissedilmekte ve aranmaktadır. Köy Enstitüleri ise yarattığı mucizelerden sadece biri. Yücel’in Milli Eğitim Bakanlığı’ndaki etkinliği; ülkemiz eğitim, kültür, sanat alanında ulusal yapıyı oluşturacak ilkler konusunda önemli girişimler dönemi oldu. Birinci Türk Yayın Kongresi’nde dünyayı, özellikle batıyı tanıma gerekliliğini vurguladı, Türk aydınlarını tercüme seferberliğine davet etti. Kongrede Doğu-Batı klasiklerinin tercüme edilmesi için karar alındı. Birinci Eğitim Şurası’nda ülkenin eğitim sorunları, köylünün eğitim talebinin nasıl canlandırılacağı, bu talebin nasıl karşılanacağı tartışıldı. Yayın Kongresinde alınan karar geciktirilmeden uygulamaya kondu. Tercüme Heyeti üyeleri belirlendi, görev yapacakları Daimi Büro oluşturuldu. Tercüme Bürosu doğu-batı klasiklerinden 496 kitabın çevirisini tamamladı. Eğitim Bakanlığınca ansiklopedi çalışmaları başlatıldı. İslam Ansiklopedisi’nin çevirisi ile ilk telif Türkçe İnönü Ansiklopedisi’ni yayımlanmaya başladı. İlk kez bir sanat Ansiklopedisi hazırlandı (1943-Celal Esat Arseven), bunun yayını başlatıldı. Devlet Konservatuarı kuruluş yasası çıkarıldı. Konservatuar öğretim elemanları ile Tercüme Bürosu çalışanlarının birlikteliği sayesinde örnek olacak birçok eser hem eğitim alanına hem de sahne uygulamasına örnek olacak biçimde kültürümüze kazandırıldı. 1941 yılında ise Türk dilinin yapısını genç kuşağa öğretecek Gramer Komisyonu çalışmaları tamamlandı. Türk dilinin gelişmesi, öğrenilmesi, konuşulması Hasan Âli Yücel için çok önemliydi. Türkçe'nin yabancı dillerin etkisi altına girmemesine inanır, her fırsatta Türk dilinin öneminden bahsederdi. "Ecnebi dillerinden, dilimize kelime girme meselesi, hakikaten benim arkadaşlarımla beraber olduğum bir noktadır. Lüzumsuz yere ecnebi dilinden; hangisi olursa olsun, Türkçeden gayri her dil bizim için ecnebidir. Bunlardan kelime alıp kullanmak yanlış bir şeydir. Biz bunu kendi elimizdeki teşkilatla, bize merbut olan müessesatta temin etmek için cehdetmekteyiz. Yapılmış tercümelerden bu neviden Türkçeye benzemez şeyleri iade ettirmekteyim, o müesseseleri tenkit etmekte, ikaz etmekteyiz..." "Türk devriminin özü şudur: Türkçe düşünmek, Türkçe söyleyip Türkçe yazmak! Yoksa bu da mı ağrımıza gidiyor?" Hasan Âli Yücel Hasan Âli Yücel Türkiye'nin eğitim ve kültür yaşamının tam merkezinde yer alıyor. Gerçekleştirdiği devrim niteliğindeki yeniliklerle yaratılmak istenen yeni toplumda; Türk üst kimliğinde dil birliğini sağlama, kültürel renkliliği oluşturma, bütünleştirilme temel olacaktı. Yeni toplumun kültürlenme, kültür aktarımı ile yaşamda hızla yenilikleri benimsemeleri, uygulamaları aydınlık bir geleceğin temeli. Bir kez daha söylemekte fayda var: Tarih bize kimi insanları hiçbir zaman unutturmaz. Hele ki bilime, sanata yaşamını adayan, ülkesini, milletini aydınlatmak için gecesini gündüzüne katan vatansever insanları... Not: Bu yazıda Hasan Âli Yücel'in hayatının tamamından bahsedilmemiş, yalnızca bir kesiti ele alınmıştır. Kaynak: Atatürk: Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, İstanbul. Başar, Ahmet Hamdi: Atatürk’le Üç Ay ve 1930’dan Sonra Türkiye, Ankara,1981. Coşkun, Alev: Hasan Âli Yücel Aydınlanma Devrimcisi, Cumhuriyet Kitapları, İstanbul, 2010. Çıkar, Mustafa(aktaran): Hasan Âli Yücel ve Türk Kültür Reformu, İş Bankası yayını, Ankara, 1997. Yücel, Can: “ Öldü”, İmece Dergisi, Bu bölümdeki yazılar için kaynak: Çıkar, Mustafa: Hasan-Âli Yücel ve Türk Kültür Devrimi, Türkiye İş Bankası yayını, İstanbul, 1997.

İşte Hayatım: Murphy

Hayatın tersliğe yatkın olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Terslik tersliği doğurur ve problemlerimizin çözümünün dahi bir pürüz çıkarması, terslik zincirinin oluşmasına önayak olur. İlla tersliğin temelde görünmesine gerek yok, küçük bir terslik her şeyi mahvetmek için yeterlidir. Eylemin üzerine terslik gölge olunca oluşabilecek kusurlar iş kusurlarıyla beraber yığılımlı ilerlemeyle veya o anda işin sonucunu etkileyerek ortadan kalkan bir işle karşı karşıya kalınabilir. Zamanında Amerikan mühendis Edward Murphy, 1949’da insan bedeninin ne kadar hıza dayanabileceğini saptamaya çalışan insanlarla beraber test alanında bulunuyordu. Riski göze alan filozof diyebileceğimiz, Dr. John Stapp'in bu çalışmada denek olmasıyla beraber "dünyanın en hızlı adamı" ününe kavuşmuştur. Çalışma için deneğin üzerinde pek çok ölçüm cihazıyla beraber işe koyuluyorlar. Test alanında görev alanlardan birinin cihazları bağlamakta yaptığı yanlışlık koca bir servetle hazırlanan çalışmanın çöp olmasına neden oluyor. Bir açıklamada başarısızlıkla sonuçlanan bu deney için Murphy yanlış yapan kişiye atıfta bulunarak, şu sözleri sarf ediyor “Bir işi yanlış yapmanın bir yolu varsa, bu adam onu mutlaka bulur.” Yanlışlıktan sorumlu kişinin süregelen yanlışlarını kanıksayan Murphy, kibar bir kızgınlıkla söylediği bu sözleriyle ilgi çekiyor. ‘Murphy Kanunu’ özdeyişi dünyaca bilinen bir özdeyiş haline gelmesinin ardından Webster sözlüğünde de kendine yer bulmuştur. Kalıcılığını arttırmak için de Edward Murphy'i aşarak kitap haline gelmiştir. İşlerin ters gitme ihtimali varsa, mutlaka ters gider. Kaan buna "Murphy Kanunları" diyor...
Bense kısaca "İşte hayatım" diyorum.* Murphy Kanunları, bizim her olumsuzlukla, terslikle karşı karşıya kaldığımızda kullandığımız “Kader, kaderde varmış/yokmuş, her şey olacağına varır…” gibi tabirlerimizi anımsatıyor. Bu tabirler, kaynağını kendimizde aramadan tersliklere yüklediğimiz içi boş sebepleri yaratıyor. Murphy Kanunları tersliklerin hayatta hep öncelikte olduğunu belirten, olasılıklarda hep kaosun vuku bulduğunu konu eden kuramlara sahiptir. Bir olayın, işin iki sonucu vardır; iyi veya kötü bir şekilde sonuçlanır. Bu bir olasılıktır. Murphy’e göre de işin içinde kötü bir olasılık varsa mutlaka gerçekleşecek olan, felaketler doğurabilecek en kötü sonuçlardır. Yaygınca kullandığımız her ırktan farklı söylemleri de olsa anlam birliğinin olduğu 'her şey olacağına varır' tabiri de Murphy’nin kanunları da insanları yaptıkları işin kötü sonuçlarına hazırlıyor. Yani oluşabilecek en kötü sonuca hazır olunduğunda muhtemel olan yaşanılacak olumsuz duyguyu aza indirgiyor. Beklentiyi düşürmek sonucun kötü olasılığını daha katlanabilir hale getiriyor. Olur da beklenen en kötü ihtimalden bir nebze olsun iyi sonuçla karşılaşılınca yaşanılacak duyguları daha da lezzetlendiriyor. Teknik anlamda da ilgi gören Murphy Kanunları; teknikerlerin muhtemel hataları önlemede, yaşanan hatalarda olumsuzluk ihtimalini bitirmesini sağlama konusunda oldukça rağbet görmüştür. Düz mantıkla düşünülerek Murphy’nin kanunlarının başlı başına tersi olan yeni kanunlar bulunmuş; şu derecede tersi ki Murphy adının tersten yazımıyla “Yhprum” adı verilen kısa ve özlüğünün yanında oldukça polyannacı bir yaklaşımdır. Temel üç maddesi; 1) Bir şeyin olma ihtimali varsa muhakkak olur. 2) Çalışabilen her şey çalışır. 3) Çalışamayan sistemler, yine de bazen çalışır. (örn. bozuk saat) Maddelerinin Murphy'e göre olan tersliği ne kadar iddialı da olsa insanların süregelen karamsarlığı neticesiyle olumsuz düşünceleri Murphy’e olan ilgiyi arttırırken Yhprum kanununun çelimsiz kalmasını sağlıyor. Murphy her ne kadar pesimist bir yaklaşıma dayansa da Yhprum o kadar optimist bir yaklaşıma sarılır. Bir de bu iki kanunu 2020'ye uyarlayalım; 2020 gibi bir yılı da geride bırakırken karşılaştığımız evrensel terslikler düşünüldüğünde bu yılı aşmak biraz engebeli de olsa insanlık tarihinde bir yıl daha ileri gidiyoruz. Bu yıl için Murphy ve Yhprum Kanunlarını anmamak pek mümkün değil. 2020'i yarısı boş bir bardak olarak somutlaştırdığımızda boş tarafıyla Murphy'i bağdaştırabilirken dolu tarafıyla da Yhprum'u bağdaştırabiliriz. Genel anlamda Yhprum için pek bir şey göze çarpmasa da bireysel düşünülünce kendimizle bolca baş başa kalmamız ve kendimizi keşfetme konusunda Yhprum kendini bir miktar göstermiş olabilir. Bir bardağın sadece bir kısmıyla ilgilenilmemeli, kanımca bir odak noktamız olmamalı bir kısma odaklanırken diğer kısmın pürüz çıkarmaması için bardağı bütünüyle ele almanın yararlılığını savunuyorum. 2020'nin dolu tarafı da boş tarafı da olsa zorlayıcı bir sene olduğu konusunda hemfikir olduğumuzu düşünüyorum ve umuyorum ki 2021'in bize getirdiği tek değişiklik, birler basamağındaki sayı olmaz. 2020 yılındaki zaman dilimine sinen bütün tersliklerden arınmak dileğiyle sağlıklı yıllar! * Leyla ile Mecnun - Burak Aksak

Ah Be Toprak

Üstümü sıyırdım, görmek için yarayı. 10 yaşındaydım daha, ah rahmetli annem ne çok üzülmüştü halime. Küçükken bisikletten düşmeyenimiz yokken, ailemizin paniği çoktur. Kem küm eder küçücük vücudumuzdaki kusurumuz gitsin diye uğraşırlardı. Çocuk bu düşe kalka öğrenir derler ya hani hayat bu düşe kalka öğrenir demek gerekirmiş aslında hep. Çocukluktan yetişkinliğe. Saflıktan kirliliğe. O kirliliğin içindeki güzelliğe. Doğamız, tabiatımız kendimizi içine atmak için öldüğümüz, bir yandan da öldürdüğümüz. Güzelliğine taptığımız ama bir o kadar da kendimize taptığımız. Pürüzsüzleştirme çabamız. Toprağın pürüzsüz olmayışındaki mükemmelliği unutarak. İrili ufaklı taşları topraktan toplarken mutlu olduğumuzu hiçe sayarak. Kimse toprağı mükemmelleştirmeye çalışmaz ama herkes toprağın bereketine, güzelliğine hayran kalır. Huzur dolar, mutluluk dolar. Kusurluluğun içinde. Halbuki ne kadar da kusursuzluğa meraklıyızdır. Ne kadar da uğraşırız bahçede açan en güzel çiçek olmak için, bir gün dalından koparılmayacağımızı umut ederek. Ne kadar da safmışız. Kusurlu yapımızın içinde kusursuzluk ararken. Belki de budur insanoğlunu en büyük çıkmaza iten. İnsanı kendine düşman eden, kibrine boyun eğdiren. Doğamızı tanıyamıyoruz yahu! Ah be iş işten geçti artık, affet bizi toprak... Affet yaptığımız zulümleri, üzerine dökülen mazlumların kanlarını, affet dökülen gözyaşlarındaki sorumluluğumuzu... Kötülüğe ses çıkaramıyoruz, geleceğimizi kontrol altında tuttuğumuzu zannediyoruz, ta ki öyle olmadığını görene dek... Ah o kibrimiz, kendimizi beğendirme, kendimizi yükseltme çabamız, korkudan beslenip, sevgiyi yeşertme isteğimiz... Kurduğumuz medeniyetlerin kölesi olduk onları yönettiğimizi zannederken, güzelliğin peşinde koşarken, çevremizdekileri yok eder olduk... Ah be toprak, senin kirliliğinden doğan güzelliğe hasret kaldık. Ne dersin? İnsanoğlu bir gün fark eder mi kendisini? Fark eder mi peşinde koştuğu imkansızlıkları? Yoksa o karmaşık, dünya denen labirentin içinde yolunu kaybetmeye devam mı eder?

Ne Yıldı(k) Ama

“Rüzgar esmeye başlayınca bazıları duvar örer, bazıları ise yel değirmeni inşa eder.” Bu sene rüzgar ters yönden eserken, siz ne yaptınız peki? Kendinize yeni duvarlar mı ördünüz yoksa hayatınıza yeni enerjiler mi kazandırdınız? Sizin yanıtınızı bilmem ama yukarıdaki bir “Çin” atasözü. Onların yanıtı belli. Onlar Çin Seddi’nden sonra bu sefer tüm dünyaya karşı geniş bir duvar ördüler. Bizleri de evlerimizin kalın duvarlarına hapsettiler. ("Kimden, nasıl, ne şekilde bulaştı?" gibi komplo teorilerine girmeyeceğim.) Her koşulda bu distopik yılın son 15 günü… Hazır daha bitmemişken siz yukarıdaki sorularımı bir düşünün. Ben öyle yaparım mesela. Her yeni yıla girmeden bir göz gezdiririm geçen yıla. Kendime bir Z Raporu çıkartırım. Bazı şeyleri göz ardı ederken bazılarını ise hayatıma kattığım için tebrik ederim kendimi. Hayatıma kattığım diyorum çünkü hayatınıza eklenen ya da çıkan her şey sizin kararlarınız, seçimleriniz ve bazen bu seçimlerimiz değil tercih etmediklerimiz hayatımızı değiştiriyor. Kimse böyle bir yılı tercih etmezdi ama hayatımızı öyle bir değiştirdi ki… Cesaret edilemeyen çoğu şey hız kazandı. Belki de bu evrenin bize "Hadi artık adım atmaktan çekinme neler olabileceğini görmedin mi?" deme şeklidir. Kendi özümüzün, asıl olanın yalnızca biz olduğunun farkına vardık. Giydiğimiz kıyafetler, çılgın tüketim alışkanlıkları gibi birçok şey aslında etiketlere sığmaya çalışan benzer barkodlar olduğumuzu su üstüne çıkardı. Oysa su şişelerinin üzerindeki tarih, suyun değil şişenin son kullanma tarihidir. Modası geçen kıyafetlerin yerine içimizin geçmemesine dikkat etmeliyiz belki de. Hatta belki de üzerimdeki cropu ekranı kaydırarak bulmak yerine ayağımızın altından kayan şeylerin farkına varmalıyız, biraz da bunları konuşmalıyız. Konuşmak demişken, bu süreçte yapılması gereken en önemli şey kendimize dönüp biraz kendimizle konuşmak. Yeniden, yeniden, yeniden kendini tanımak, tanımlamak, tanıtmak. Sonra bir bakmak dışarıdan kendimize. Hayatınızdaki herkesle ve her şeyle sessiz sinema oynadığınızı ve kendi hayat filminizi anlattığınızı hayal edin. Baş parmağınızı yukarı kaldırdığınızda onlara "yabancı" derken aslında kendinize mi yabancısınız? Ama bana sorarsanız vakit parmağınızı aşağı indirip kendinizden yana olma vakti. Çünkü ancak bu şekilde her şey "yerli" yerinde oluyor. Ünlü ozan Canozan demişti ki "Mutlu olmak zordur derler kötü günler görmeden…" Biraz da olsa gördük. Mutluluğun çok farklı tanımları var ama bunu bunu başka bir boyuta taşıyan bir ülke var ki ülkenin girişine "nazar boncuğu" takılası bir mutluluk hakim. Evet, Danimarka’dan bahsediyorum. Cemal Süreya okuyucusu biri olarak "Belki kahvaltılarıyla ilgilidir." dedim ama pek iç açıcı bir sonuçla karşılaşmadım. Artık merak mı dersiniz, kıskançlık mı bilmem ama bunu sorguladım ve karşıma "hygge" felsefesi çıktı. "Acaba nedir?" dedim ve araştırdım. Kelime olarak bir anlamı yok ama Danca’da "iyi hissedilen, huzur bulunan yer, samimi ve sıcak ortam, ev hissiyatı yaratan alan" gibi anlamları var. Hımm bu durum hoşuma gitmeye başladı ve devam ettim. Aslında bu felsefenin uzun yıllardır Danimarkalıların hayat tarzına işlediği hatta bunu kültür olarak kabul ettikleri ve İngilizcedeki "hug (sarılmak)" kelimesinin de bu kelimeyle ilişkili olduğunu öğrendim. Kısa ve temel tanımı basit şeylerden keyif almak. Bu sevdiğiniz bir müziği açıp dışarıyı izlemek belki yanına sevdiğiniz kahveyi alıp bu ortamdan huzur ve mutluluk duymak. Aslında mutluluğu bu kadar basit şeylerde bulmak. Anda kalmak, minnettar olmak, kendinize küçük keyif dakikaları yaratmak, aile ve arkadaşlarınızla birlikte kurulan kocaman sofralarda buluşmak, egodan uzaklaşmak gibi maddelerinin yer aldığı bir manifestosu da var. Biraz düşündüm üzerine ve aslında bu kadar kolay dedim. Mutlu olmak bu kadar kolay. Danimarkalılar bu işi biliyor. Bunu yeni yıl için kendime arşivledim. Ardından bu yılıma göz gezdirdim. Geride bıraktıklarıma, devam ettiklerime ve yeni yol arkadaşlarıma baktım ve dedim ki "Artık daha çok benim." Herkese daha çok, en çok kendiniz olduğunuz bir yıl diliyorum. Ve unutmayın: “Ruhunuz şarkı söylerse hayat sizi mutlaka dansa kaldırır.

Kimin İçin Yaşıyoruz?

Hayatımızdaki insanlarla mükemmel ilişkilerimiz var belki. Belki bizi çok seven bir ailemiz, mükemmel dostlarımız hatta çok sevdiğimiz bir sevgilimiz var. Evet, hayatımızdalar ve her şey onların sayesinde güzel. Hayatımızı şüphesiz harika bir yere taşıyorlar ve renk katıyorlar. Onları çok seviyoruz ve eminiz ki onlar da bizi çok seviyor. Yani her şey tam anlamıyla olması gerektiği gibi. İnsanın sosyal bir varlık olduğunu da düşünürsek hayatımızda onların olmasına ihtiyacımız da var. Hepsiyle aramızda gerçekten ihtiyaca ve sevgiye dayalı güçlü bir ilişki var. Onlarsız ne yapardık düşünmek dahi istemeyiz. Ama onlar her ne şart ve durum olursa olsun hayatımızın yalnızca bir bölümünde bizim yanımızda olabilir. Evet. Onlarla eğlenir, birlikte güzel anılar biriktirir, bir şeyler paylaşırız. Tüm hayatımızdan haberdar olan insanlardır ve biz de onlar için öyle ama. Bu hiç kimsenin hayatı için bütünüyle olabilecek bir şey değil. Daima yanı başımızda olamazlar. Her zaman bizim hakkımızda her şeyi bilemezler. Bunun sebebi yalnızca ölüm gibi kalıcı ayrılıklar olmak zorunda bile değil. Biz evimize girip kapımızı sokağa kapattığımız an bile ayrılıyoruz sevdiklerimizden. Odamıza kapanıp yatağımıza uzandığımızda bile uzağız ailemizden. Çünkü önemli olan bedenimizin oradaki varlığı değil, zihnimizin varlığı. Yalnızca kendimizle kaldığımızda sahip olduğumuz tek şey kalbimizden ve zihnimizden geçen şeyler olacak. Onlardan uzak durabilmemiz neredeyse imkansız. Bitmek bilmeyen düşünceler gün boyu zihnimizi ele geçirecek, belki rüyalarımıza kadar taşacaklar ve bizi rahat bırakmayacaklar. Bilim zihnimize bir dur durak getirmedikçe ya da günü gelip kalbimiz sonsuza kadar durmadıkça bu hiç bitmeyecek. Daima içimizde büyüyen isteklerle yeşereceğiz. Ve bunların hepsini yapayalnız yaşıyor olacağız. Yanımızda bin tane sevdiğimiz bile olsa fark etmeyecek çünkü o an yalnızca sahip olduğumuz ruh tüm bu şeylerden etkilenecek. Zihnimiz ve kalbimiz tüm hayatımız boyunca sürekli bir tartışma içinde bizi rahatsız edecek. Olmak istediğimiz kişi zihnimizde bir yerde sürekli kendini hatırlatacak, peki biz o esnada ne yapıyor olacağız? Eğer böyle biri olursan seninle sevgili olmam. Eğer böyle bir evlat olacaksan ben sana destek olamam. Eğer böyle bir öğrenci olursan okulda dışlanırsın. Eğer böyle görünürsen hiçbir insan seninle birlikte olmak istemez. Eğer o bölümde okursan kesinlikle işsiz kalırsın. Eğer o işte çalışırsan saygınlığın olmaz. Bu kadar paran yoksa bir yere gelemezsin. Sevilmek istiyorsan biraz uyumlu olmalısın. Düzene uymalısın, aksi takdirde kendine bir yer bulamayacaksın. Tüm bu çatışmanın sonucunu insanlara dökersek bizi bu sorular mı karşılayacak? Peki neden? Neden insanlar biz her "farklı" olan bir şeyi yapmak istediğimizde bize engeller koymak zorunda? Hani farklı olan güzel olandı? Toplumsal gerçekler ve yasakları bir kenara bırakalım. Toplumun bazı kalıp düşüncelerden sıyrılması için zaman verelim. Peki sevdiğimiz insanlar? İnsanların ne düşünüyor olursak olalım, nasıl özelliklerimiz olursa olsun, ne kadar saçmalarsak saçmalayalım bize destek olmasının ve bizi koşulsuzca sevmesinin hiçbir yolu yok mu? Her kararımızı, her rengimizi, her fikrimizi kabul etmesinin ve bizi bir bütün olarak gerçekten sevmesinin bir yolu yok mu? Onların istediği kişi olmamızı istemekten çok bizi olduğumuz kişi olarak sevmeleri için ne yapmak gerek? Yol yalnız yürünür. Bu çok acı bir gerçek. Kabullenilmesi zor, adapte olması daha zor bir gerçek. Onların küçümseyeceği hayallerimiz olacak. Onların utandığı bir sürü özelliğimiz olacak. Belki bizi çok sevecekler belki de biz öyle sanacağız. Belki bizden utanacaklar, belki gurur duyacaklar. Belki de bizi sadece zorunlu nedenlerden dolayı sevecekler ama hiçbir zaman gerçek hislerini bilemeyeceğiz. Belki de gerçekten dilediğimiz gibi bizi her ne olursa olsun seven ve destekleyen bir insan olacağız. Ama sonunda yalnızca biz olacağız. Bir kere olsun gerçekten olmak istediğiniz kişiyi düşündüğümüzde geriye bakmamalıyız. Kafamızı geriye değil de biraz olsun yana çevirdiğimizde yol arkadaşlarımızı tam orada göreceğiz. Onları elimizden tutmaya zorlamayacağız, bırakacağız kendileri içtenlikle bunu istesin. Gerekirse biri bile o eli tutmaya yeltenmesin. Hiçbir önemi yok. Çünkü gerçek anlamda tek bir hayat var ve bu hayatı başkaları için yaşamıyoruz. Onlar bizi daha çok sevsin, daha çok desteklesin diye değil. Herkes bize daha çok saygı duysun diye değil. Kimse için değil. Kendimiz için. Yolun sonunda kaybedeceğimiz her şey kadar elde edeceğimiz şeyler de bizim. Bizi seven ve bizim sevdiğimiz insanlar da bizim hayatımızda. Onlara sahip olduğumuz kadar fikirlerimize ve duygulara da sahibiz. Yanlış olan bir şey varsa da iyisiyle kötüsüyle her şeyi kendimiz öğreniyoruz. Çünkü bu bir yerde hayatın kendisi demek. Kendine "Yolun sonunda kendimi kim olarak görmek istiyorum?" diye sor ve o olmak için ne gerekiyorsa yap. Kimse için değil. Sevdiğin ya da sevmediğin kimse değil. Sen. Sen ne istiyorsun? Bunu ne için istiyorsun? Sen kimin için yaşıyorsun?

İnsan Ne Midir? 2.Bölüm

(Bu yazı 1. bölümün devamı niteliğindedir. Eğer ki yazıyı tam olarak benimsemek istiyorsanız önce 1. bölümünü izleyiniz. Ardından yazının sonuna koymuş olduğum müzik ile bu yazının tadını çıkarabilirsiniz. Keyifli okumalar.) Y.A.: Aslında kendini şanslı hissetmelisin. Çünkü sana yararı dokunan kişi için sen Tanrı'nın gözünde yükselmesi açısından bir sebep oldun. Bu sana kendini neden böyle hissettirdi açıkçası pek anlam veremedim. B.: Bilemiyorum. Sadece insanoğlunda bir gariplik var ve bu bana kendimi kötü hissettiriyor. Arada gerçekten iyileri ve kötüleri ayırt etmede zorlanıyorum. Y.A.: Bak genç adam, hayatında topluma karşı bakışın nasıl bilmiyorum ancak bildiğim tek bir şey varsa o da hayatın önüne her türden insanı çıkaracağıdır. Kimisi seni üzecek, kimisi sevecek, kimisi sırtından vuracak, kimisi seni düşürecek bir başkası ise düştüğünde kalkman için sana uzanan el olacak. Her biri seni sen yapan kişi üzerinde pay sahibi olacak. B.: Benim olduğum kişi üzerinde pay sahipleri mi olacak? Nasıl yani? Y.A.: Bir kaya parçası düşün. Yüzyıllardır yerinden bir santimetre bile kımıldamamış. Ancak kayaya baktığında göreceksin ki bazı yerleri delik deşik. Neden? Bu su damlalarının ısrarcılığındandır. Oysa tek bir su damlası o kayaya hiçbir şey yapamazken, asırlardır yağan yağmur kayayı yola getirmesini bilir. Aynı şey rüzgar için de geçerlidir bu arada. Zamanı arkasına alarak esen bir rüzgarın aşındıramayacağı kaya yoktur. B.: Olaya hiç bu açıdan bakmamıştım ama sanırım haklısın. Çevresel faktörler kişiliğimizin oluşmasında pastanın büyük dilimini oluşturuyor. Hayatımıza gelişigüzel değil de geldiklerinde hayatlarımızı güzelleştiren kimseler katmaya çalışsak bizim için daha iyi olur. Y.A.: Unutma ki yaşamın ilerleyişine göre her halükarda bir şeyler harcanmakta. Kimi zaman vaktini kimi zaman kendini harcar insanoğlu. Birbirlerine harcamak varken birbirlerini harcama girişimlerinin sonuçsuz kalması sonucundandır birçok ayrılık. Mesele harcanıp ya da harcanmamak değil. Mesele uğruna ödemiş olduğumuz bedelin buna değdiğini görmemiz aslında. B.: Peki ya mutluluk hakkındaki düşüncelerin neler? Kendisiyle aran nasıl? Y.A.: İlk olarak eğer insan mutsuz bir mizaçla doğmuşsa hiçbir şey onu mutlu edemez, eğer mutlu bir mizaçla doğmuşsa da hiçbir şey onu mutsuz edemez(1). Mutluluğu ben ikiye ayırıyorum kendi kafamda. İlki mutlak mutluluk. İkincisi ise geçici mutluluk. Mesela hastaneye gittiğinde iğne vurulduğunda birkaç saat sonra acısını hissetmememiz gibi. Başka bir örnek verecek olursak zevk aldığın herhangi bir eylem sonrası ruh halin olabilir; arkadaşlarınla parti yapmak, enstrüman çalmak, çikolata yemek gibi örnekleri verebiliriz. Birkaç saat veya bilemedin gün sonra etkisi üzerimizden kalkan mutluluktur bu. B.: Mutlak mutluluk derken neyi kast ettiniz? Y.A.: Matematikten bilirsin ki mutlak değerin içi daima pozitif olarak dışarı çıkar. İki tane yukarı doğru dik başlı iki çizgi içinde hapis hayatı yaşayan elemanların mutluluğu için matematik haddini fazlasıyla zorlar. Kimi zaman çok uğraşmasına gerek kalmaz(+), lakin kimi zaman kendisini "-" ile çarpmak zorunda kalır. Ben burada "-" ile çarpılmayı hayatımızda vermiş olduğumuz mücadeleler, çektiğimiz çileler olarak adlandırıyorum. Kendisine ulaşmamız biraz uzun vade alabilecek bir durum "mutlak mutluluk" dediğim kavram. Ancak bir daha ortadan kaybolabilecek bir şey değildir asla. Bu durum bazen maddi anlamda zor günler geçiren birisi için masasına et koyabilmek de olabilirken, kimisi için hayatının insanı olarak gördüğü kişiyle birlikte nice sorunların üstesinden gelmelerinin verdiği rahatlık, kimisi için akademik başarı. Bu böyle uzayıp gider. Bahsettiklerimin aksini daha hiç yaşamadım. Yaşamdaki her olgunun doğuşunda bir yıkım vardır. Mutsuzluğu tatmış olan bir insanın mutluluğuna hiç şahit oldun mu bilmem ama onların gülüşleri hep bir ayrıdır. Mutluluk eğer acıdan doğmuşsa ayrı bir anlam kazanır. B.: İnsanlar hayatlarında başlarına gelen şeylere böyle bakmıyorlar ki. İnsanları anlayamıyorum. Evrende her şey zıttıyla birlikte anlam kazanmamış mıdır? Mutluluk da buna dahil. Mutluluğu önemli kılan şey de üzüntü değil midir? Ben de düşünüyorum ki yaşama da anlam katan şey ölümün kendisi değil midir? Sonsuza dek yaşayacağımızı bilsek hayatı şimdikinden daha farklı yaşayacağımıza eminim. Sadece bazı insanlar hayatın üzülmek için fazla kısa olduğunda ısrarcılar. Ben de onlara kısmen katılıyorum ancak üzülmek de göz ardı edilebilecek bir eylem değil bence. Y.A.: Mutlu olmak bizim elimizde midir ? Kimler mutlu olabilir ? B.: Her zaman mutlu olmak zorunda mıyız diye düşünmeden edemiyorum. Hepimiz bazen felaket hissederiz. Dişimizi sıkarız geçer gider. Ne bu mutluluk aşkı anlamıyorum. Çevremizdekilerin çoğu mutluluğa başka insan(lar) aracılığıyla ulaşacaklarını düşünüyorlar. Kendisi çocukluğunda sevgi görmemiş. Mutluluğu bilmediği sularda aramasından doğal bir şey yok. Bu davranış tam da içgüdülerimizdeki çaresizliğin davranış biçiminde dışavurumudur. Aynı şeyleri yavrusunu yuvasında yalnız bırakma riskini göze alarak ona yemek ihtiyacını gidermek için yuvadan geçici bir süreliğine ayrılan birçok hayvan da yapıyor. Sevgi de bir nevi ihtiyaç olduğundan bu tip kimseler aç kalan gönüllerini böyle doyurma girişimlerine başvuruyorlar. Zaten çoğu insanın berbat hissetmesinin de birincil sebebi bu ya. Senin hayatında birkaç ay, yıl önce olmayan birisinin kendilerine mutluluğu getirebileceğini düşünürler. Sorsak "mutluluğu o'nda buldum" derler. Bu bir başkasını kullanmak olmaz mı? Onun üzerinden mutlu olmak... O kişi veya kimseler olmasa mutsuz olacağına dair kanılar... Mutluluk annelerimizin önümüze koyduğu yemeğe benzer. Beslenme ihtiyacımız annelerimiz varken çoğu zaman onlar tarafından karşılanır ancak bu demek değildir ki annelerimiz yokken biz aç kalalım. Açlık durumunda hayatta kalma arzumuz bize yiyeceği bulmamızda her türlü bir yol gösterecektir. Şayet aksi takdirde Dünya'da annesini kaybetmiş birçok insan açlıktan ölürlerdi. Mutluluk için de aynı şey geçerli. Bir tarafta midemiz besine doyarken, diğer tarafta ruhumuz besleniyor. Biz biz olalım, kendi başımıza ihtiyaçlarımızı karşılayabilmeyi öğrenelim. Aksi takdirde hep başkalarının inisiyatifine bakacak kadar aciz (yeteri kadar aciz değilmişiz gibi) duruma düşmüş bir şekilde can vereceğiz. Y.A.: Bu konuda bir fikrin var sanırım. Bu kadar hararetli konuştuğuna göre... B.: Bence insan hayatı her türlü yaşayabilmeli. İki gün de mutlu olmayıverelim demiyorum ama gireceğiniz yaşam sizden önce de yaşanabilir olmalı ki siz oradan eğer olur da ayrılmak durumunda kalırsanız enkaz haline dönmesin. Lakin insanlar bir hayatı daha yaşanabilir kılmak için o hayatı mahvetme riskini gözünü kırpmadan alıyorlar. Girdikleri hayatlarda tutunmak için gösterdikleri çabaların yetersizliğine girmiyorum bile. Bana kalırsa hayatı tabiri caizse "bambaşka" yaşamak için insanlar ilişkiler kurmalılar. Yani bir başkasıyla yaşayabileceğim bir şeyi yaşamak için birisiyle asla beraber olmamalı. Bu o kişinin bizim gözümüzdeki konumunu basitleştirir diye düşünüyorum. Yaşam öykülerini yazarken çevrelerindekilere rollerini iyice dağıtmalılar. Tek bir satır hak etmeyen insanlara bölüm bahşetmemeliler. Aksi takdirde hayatlarının kapağı olacaktır. (Devam edecek...) (1)Bahsettiği yazar "Mark Twain". (+) Mutlak değerin "+" kısmına da doğuştan sahip olduğu imkanların farkında olan ve bunlardan mutluluk duyabilmek olarak algılayabiliriz. Ortada kişi tarafından bir çaba yokken Tanrı'nın kendisine sunduğu imkanların kıymetini bilmek gibi bir tanım zannımca uygun olacaktır.

Kardeşini Doğurmak

Son yıllarda artık neredeyse her gün yeni bir kötü haberi okuyarak uyanıyoruz. Üstüne konuşulması gereken, dikkat çekilmesi gereken birçok konu var fakat bugün Büşra Sanay’ın ensestten bahsettiği "Kardeşini Doğurmak (Türkiye’de ensest gerçeği)" kitabından bahsetmek istiyorum. Yazar, kitabından ve ensest gerçeğinden bahsettiği bir TEDx konuşmasında "Aynı dönemlerde doğmuş, aynı dönemlerde çocuk olmuş ve okula gitmiştik. Yaşlarımız yakındı ama yaşantılarımız bambaşkaydı. Ben, sokakta ip atlar, koşup oynar, derslerimle ilgilenirken, o bambaşka bir hayatın mücadelesini veriyordu." cümlesi bana videoda en çok dokunan söz olmuştu, kendimi mağdurların yerine koymuştum. Empatisini kurmak bile bu kadar acıyken birebir yaşamanın travmasını tahmin dahi edemezdim. Büşra Sanay da aynı şeyi düşünerek bir nebze de olsa mağdurların sesi olmaya çalışmış, başkaları da mağdur olmasın, bilinçlensin diye olsa gerek enseste dikkat çektiği bu kitabı yazmış. Kitap boyunca doktorlar, avukatlar, psikologlar, öğretmenler ve mağdurlarla ya da aileleriyle yapılan röportajlar aktarılmış. Ensest, yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın birçok yerinde sık sık görülen bir durum. Örnekler çok fazla. Kimi babası tarafından, kimi dedesi tarafından, kimi kuzeni tarafından mağdur edilmiş. İnsan, bu hayatta babasına bile güvenemeyecekse başka kime güvenebilir ki? Hatta bir mahkemede sanık baba şöyle demiş: "Hakim bey, bahçenize diktiğiniz ağacın ilk meyvesini başkasına verebilir misiniz?" İnanabiliyor musunuz? Tüm bunlara rağmen eşlerine kondurmayan, çocuğunu suçlayan anneler var ya da eşini haksız bulsa bile herhangi bir geliri, çıkar yolu olmadığı için "Yuvamızı, ailemizi mi dağıtacaksın?" diyerek çocuğunu suçlu hissettiren anneler de var. Kırsal kesime göre gelişmiş yerlerde yaşayan ailelerin çocukları daha az mağdur ediliyor çünkü çocuğun okuyup araştırma imkanı var, bilinçlenme imkanı daha fazla. İstismarcıların eğitimli ya da eğitimsiz diye kesin bir ayrımını yapamıyoruz. Fakat genel olarak eğitimsiz, kırsal ve komşuluğun, kalabalığın pek olmadığı yerlerde, daha çok insan istismar ediliyor. Kimi mağdur yıllar sonra istismar edildiğinin farkına varıp itiraf ediyor, kimi yıllarca itiraf etmeye cesaret edemeyip yıllar sonra itiraf ediyor ve diğer mağdurlara nispeten daha şanslı olanların ise aileleri fark edip müdahale ediyor. Peki ne gibi önlemler alabiliriz? Çocuklarımızı nasıl koruyabiliriz? Çocuk Psikiyatristi Doç. Dr. Esin Özatalay bu konuda şöyle diyor: "Çocuğu her türlü istismara uyanık kılmak için: - Özel bölgeleri öğretmek lazım. - Bikini, mayo bölgelerine başka insanların dokunamayacağını, buna doktorlar da dahil, öğretmek lazım. Doktor bile anne ve babadan izin almalı önce. - "Sana yardım ederken poponu temizlerim ama onun dışında, ben bile sana izin almadan dokunamam." kuralını öğretmek lazım. Ama şu da var ki, üç yaşındaki bir çocuğa babanın da dokunamayacağını anlatamazsınız. Çünkü o zaman babandan bile tehlike gelebilir demiş oluyorsunuz ve bu da babaya bir düşmanlık geliştirebilir, ki anksiyete bozuklukları için ciddi bir bilişsel öğedir. Çünkü "dış dünya tehlikeli" algısı oluşur çocukta. Bu nedenle ensest konusunda bilgilendirmek çok kolay değil." Ayrıca Özatalay'ın "Çocuklara bir konuda çok fazla tembih ettiğinizde de merakını kamçılarsınız. Cinsel istismar için çocuğu eğitirken, anne kaygılarından dolayı çocuğu daha da kamçılayabilir bu konuda. Dolayısıyla çocukta merak uyandırır. Bunu öğretmenin dozu çok önemli. Ama en önemlisi de çocuk kaç yaşında olursa olsun, annesi tarafından yargılanmayacağı, suçlanmayacağı, aşağılanmayacağı hissini taşıması lazım. Şunu zihnine yerleştirmeli çocuk: "Annem beni dinler, kızmaz." Bu çok önemli." sözlerini eklemekte de fayda var. Çocuklarımıza ne olursa olsun onları dinleyeceğimizi aşılamamız şart. Bu yazıyı okuyanlar arasında belki de geleceğin ya da günümüzün öğretmenleri, polisleri, savcıları, hakimleri, avukatları, doktorları ve en önemlisi ebeveynleri var. Hem bu konuya dikkat çekmek, hem de az da olsa bilgi verip bilinçlendirmek istedim. Konu hakkında daha fazlasını öğrenmek isteyenlere kitabı okumalarını tavsiye ederim. Kaynakça: Kardeşini Doğurmak: Türkiye’de Ensest Gerçeği - Büşra Sanay (Kitap) Yazıda bahsedilen TEDx konuşması

ZAM'AN'

Sınırlı aklımızla sınırsız kavramlar yaratıyoruz. Bir yol düşünüyoruz; ana rahminden fırladığımız an ile başlayıp ölüm ile sona eren bir yol. Bir de bu yolu kısımlara ayırıyoruz aştığımız, arkamızda kalan yola geçmiş derken önümüzdeki yolu gelecek olarak adlandırıyoruz. Uçsuz bucaksız zaman kavramını böyle somutlaştırıyoruz sınırlı aklımızda. Zaman kavramı pek çok şey gibi insanların ihtiyaçları doğrultusunda şekillenmiş. İlk Çağ dönemlerinde zaman, güneşin doğumu ve batımıyla şekillenen gayet basit bir kavramken insanların topluluk halinde yerleşik yaşama geçmeleri ile zaman ayrıştırmaları başlamış; ihtiyaçlara göre takvimler oluşturulmuş, yıllar, aylar, saatler, dakikalar, saliseler... Yerleşik yaşam ve üretici toplumlarla birlikte belirlenmiş saatlerde, belirli işler yapmak gerekmiş. İhtiyaçlar doğrultusunda güneş, su, mum, kum saati gibi pek çok saat biçimi şekillenmiş teknoloji ile birlikte de ilerleyerek günümüzdeki mekanik saat yapısına kadar ulaştırmış insanlık. Peki zamanın nasıl farkında oluyoruz? En küçük anlarda bile değişim kendini gösteriyor, değişim olmasaydı zamanın algılanışı da pek mümkün olmazdı. Zaman mı değişimin önünü açıyor yoksa değişim mi zaman algısını oluşturuyor? Değişimin daha temel olduğunu göz önünde bulundurursak değişim; zamanı algılamamızın önünü açıyor. Yani değişim sayesinde zamanı algılayabiliyoruz. İnsanlar arasında belirli bir ortak zaman algısı yok, insanların bu konuda ortak oldukları tek nokta saatler. Zaman göreceli olduğundan ötürü farklı algılanışlar var. Bu konuda Albert Einstein, İzafiyet Teorimi ile çok geniş anlamda ‘zamanda göreliliği’ açıklasa da ben en dar kapsamda insanların aynı zaman diliminde farklı zaman algılarının oluşmasının basitçe üzerinde durabilirim. Daha anlaşılabilir olduğunu düşünerek kendimden yola çıktığımda sevdiğim eylemleri gerçekleştirirken "zamanın su gibi aktığını" düşünürken, canımı sıkan keyif almadığım eylemler için "zaman geçmek bilmedi" gibi tabirleri kullanırken bile kendi zaman algımda tutarsızlıklar fark ediyorum. Hoşlandığımız ve canımızı sıkan iki farklı eylemi gerçekleştirdiğimizi göz önünde bulunduralım: İstekle severek yaptığımız eylem için geçen bir saat bize haliyle kısa gelecektir. Diğer durum için ise tam zıttı olduğunu hissederiz, o bir saat uzar gider. Beynin algılayış biçiminin yarattığı farklılıklar, zamanı öznelleştiriyor. Zamanı konu alan fantastik ya da masalsı diyebileceğim bir kitap olan "Momo" zamanın göreliliğini şu şekilde anlatıyor; "Günlük yaşam içinde çok büyük bir sır vardır. Bu büyük sır zamandır... Onu ölçmek için saatler ve takvimler yapılmıştır ama bunlar hiçbir şey ifade etmez. Herkes çok iyi bilir ki, bazen bir saatlik süre insana ömür kadar uzun gelirken, bazen de göz açıp kapayıncaya kadar geçip gider. Zamanın bu garip kısalığı ve uzunluğu o saat içinde yaşanan olaylara bağlıdır. Çünkü zaman, yaşamın kendisidir. Ve yaşamın yeri yürektir."* Evet. Zaman, yaşamın ta kendisi bu yüzden zamanda "tasarruf" yapma zırvalığının oluşması rahatsız edici, adeta zamanla yarışıyor ondan dakikalar dileniyor gibiyiz küçük bir zamanı arttırmak bize iyi geliyor. Peki arttırdığımız zaman ile ne yapıyoruz? Arttırdığımız zamanla bile zaman arttırmaya çalışıyoruz. En temel düşüncemiz zaman arttırmak. Bunun uğruna ince hesaplı planlar yapıyoruz, planlar tutmadığı zaman da zaman kaybettiğimize yanıyoruz. Belki de bu zamanı aceleye getirmemizin nedeni; zaman yarışı, modern yaşamla birlikte kendini daha da gösterdi. "...Oysa zaman yaşamın kendisiydi. Ve yaşamın yeri yürekti. İnsanlar zamandan tasarruf ettikçe , zaman azalıyordu."* Düşündüğümde gün içinde yüreğimle hissederek yaşadığım kaç ‘an’ a sahibim ya da var mı hissederek yaşamak diye bir şey? "An diye bir şey kalmıyor. Ya geçmiş oluyor ya da gelecek."* Hayatımız anlar şeridinden oluşuyor ve bu şeridin bir gün sona ereceğinin farkındayız. Zamana dahil olan anlarımızı; şeridin sonuna vardığımızda keyif veren bir anıya dönüşmesi için zamanın büsbütün içinde olmalıyız. * Michael Ende - Momo

20 Koca Yıl

Bu dünyada tamı tamına 20 koca yıl. 20. 20 yıla neler sığdırabilirdin? Neler sığmaz ki. Belki de çok az geliyordur kulağa. 20. Daha yıllar var önünde. Yaşanacak günler, aylar, yıllar... Tadılacak yemekler, dinlenecek müzikler, söylenecek şarkılar, arkadaşlar, kalpler var. Yapmak istediklerin, görmek istediklerin, hep söylemek isteyip de bir türlü söyleyemediklerin var. Gezmek istediğin binlerce şehir, binmek istediğin onlarca tren, cesaret edemediğin kayaklar, hep ertelediğin yürüyüşler var. Bunların hepsi 20 yılda birikti. Ama bir 20 yılın daha var mı? Bazı günler bazı geceler oldu. Şimdi düşündüğünde bile kalbini kafesine sığdırmayan anlar oldu. Çok güldün, çok ağladın, çok güldün, çok ağladın. Evet. Hiçbir şeyin ortasını bulamadın. Çok güldün, çok ağladın. Ya sevdin de uçtun ya kanatların paramparça oldu. Anlaşılmayı bekledin, olmadı. Anlamayı diledin, olmadı. Bekledin, olmadı. Neyi beklediğini sordun devamlı aynada. Cevap aradın, bulamadın. Belki de yine sonunu bildiğin, kalbini ezecek şeyleri duymak istemediğinde küçüklüğünden beri yaptığın gibi bir şeyler mırıldanarak kulaklarını tıkadın. Olamaz mı? Ah! Ne yollar gittin! Neler dinledin öyle! İnsanların gözlerinin içine baktın uzun uzun. Hiç tanımadıklarının. Sonra yüzünde bir gülümseme, hemen topladın kendini. "Ne yapıyorum yine ben?" Ama tebrik ederim seni. İyi çıkardın her taşın altından ellerini. Fark ettirmedin hiç bazı şeyleri. "Ee yanlış tanıyorlar seni?" Olsun. Daha ben tanımıyorum ki kendimi. Yetmedi bana geçen 20 koca yıl. Uzuuun yıllara ihtiyacım var. Tüh, o da ellerinde kalmamış! Bir çiçeğe dalıp gittin, denize, karıncaya, kediye, oyuncağa, kitaba, kağıda, kaleme, birinin adımlarına, metronun raylarına... Vapurun sarsıntısıyla da uyudun, ilk başta korktuğun bir trenin kulak yırtan sesiyle de. Uykuyla kaçtın. Bir çift göz gördün gözlerini kapattın. Kaybolduğunu sandın. Aah aah işim var benim daha seninle. Bir anın bir anını tutmaz. İnsanlar ne dediğini, yaptığını anlamaz. Yetmedi daha 20 yıl. Her şeyi sevebildiğini, demir gibi direnebildiğini, gerçekten istediğinde azminin ortaya çıkıp da her şeyi yapabildiğini öğrendin. Ama tarif edilemez bir yanının -sanki göğüs kafesinde bir şeylerin- çok kırılgan olduğunu da öğrendin. Her şey zamanını bekler dedin. Bekledi, geldi ve geçti. Haa bak bir şeyin gözlerinin önünden geçip gitmesi ve senin ayaklarından olduğun yere çivilenmenin de seni paramparça ettiğini öğrendin. Saymakla olacak şey değil bu, çok şey öğrendin. Öğreneceklerine de ne yıllar yeter ne zaman. Kıralım zamanı. Kedileri seversin ama korkarsın, ait olduğun şehri bilirsin ama uzaksın, istediğinde her şeyi yaparsın ama rüzgarın savurduğu yapraklar misali içinde savrulmaktan durup da zamanı yakalayamazsın. Kilometrelerce yürümek ister, yine de o inadını kıramazsın bazen. Hakkını yiyemem. Gün gelir istediğin her şeyi öyle güzel yaparsın ki mutluluk sarhoşu gezer durursun. O zaman kimse ölçemez yürüdüğün mesafeyi. Tutamazlar da. Bazen, bazen, bazen... Sevginin sonsuzluğunda, ruhunun derinliğinde boğulursun ama gidemezsin. Hiçbir şeyin istediğin gibi olamayacağını çok da iyi bilirsin ama o hayal kuran yanın var ya senin... Çok haylaz. Dikkat etmelisin. Yoksa çocukken sürekli düştüğün, dizlerini parça parça eden ama asla vazgeçmediğin, o yokuştan aşağıya doğru bulutlarla süzülüyor gibi hissettiren bisikletten daha can yakıcı olacak. En azından frene basmayı dene olur mu? Sürekli pedalları çevirirsen zincirinin atacağını, önünde de diken dolu bir arazi olduğunu biliyorsun. 20 yılda bunu da öğrenmedim deme sonra. Ama dur! Seni 20 yılda en iyi öğrendiğin başka şeyler için de tebrik etmeliyim. Çok başarılı mısın bilmiyorum ama bence çok güzel sevebiliyorsun. Yıldıracak çok şey çıkıyor karşına, çok sinirleniyorsun da ama güneş görünmeye, dünya aydınlanmaya başlayınca yine buluyorsun doğru bildiğin yolu. Zaman geçecek, önünde kaç yıl var bilemeyeceksin ama doğru bildiğinin doğruluğunu, doğru bildiğinin yanlışlığını da öğreneceksin. Korkmadığın bir kedin de olacak, seveceksin. İstediğin yerde balkondan akan hayatı izleyeceksin. 20 koca yıl ardında. Geriye de ne kadar kaldıysa hazırsın. Dört şeritli yolların kenarında hızlı hızlı değil de yavaş yürümeyi biliyorsun. Sonu ne getirecek olursa olsun o an ne yapmak istiyorsan bazen başarıyorsun. Hep başaracak da değilsin zaten. Tadı olmaz. Bir gün kendini anlatabildiğini düşündüğün defter ya da kitap her neyse bulur elbet yolunu. Niyetini almıştın başında. Hayallerinin tek tek, çok zaman alsa da, gerçek olduğunu görüyorsun. Hayat çıkarıyor karşına. Hepsi olmasa da olur. Biliyorsun. Tadı olmazdı yoksa. Bir hayalini dillendireyim mi yine? Kırmızı balon. Küçüklüğünden beri hep baktığın, alacak olanları engellediğin, bir günü beklediğin o balon. Hangi gün olduğunu sen de bilmiyorsun ama bekliyorsun işte. Bir gün alırsın. Kolay gibi görünen her şeyin önünde dağ vardır bazen. Bir parka gitmek de zordur, bir sokağa girmek de. 20 yıla bunu da yazdın. Çok örnek yaşadın. Her rengi sevdiğini öğrendin 20. yaşında. Bir pembe sandın, bir beyaz, bir yeşil, bir mavi... Ama "Yok!" dedin. Vazgeçemiyorsun her renkten. Sevdiklerinden de. Gerçekten. Mavi pilili elbisen vardı hani. Vazgeçemeden sürekli giydiğin. Onu giymiş, boynuna oyuncak gitarını asmış, bahçeye atlayıp "Ben geldiim!" diye bağıran o küçük kız! Hazırsın. El salla haydi! O küçük kıza! 20 koca yıla. Gidiyorsun, yolun uzun. Zaten seversin. Şimdi sana neler neler anlatırdım ben. Ama 20 koca yıl işte. Neresinden tutsan çeşit çeşit renk, çiçek. Bekle ama kucak kucak armağanım olacak. "Ne kaldı şunun şurasında, Ya on sene yaşarım, ya yirmi; Mezara kadar taşımak sevgimi, Bir teselli olacak."* *Behçet Necatigil, Mezar Yolu. Dinlemeyi çok sevdin. *Öyle Olsa - Güler Özince *Une belle histoire - Michel Fugain

©2019 by fikirkolektif. Tüm hakları saklıdır.