My Items

I'm a title. ​Click here to edit me.

Yaşamlar Arası "Karma"

Yaşamlar arası kendini gösteren bir yasa: Karma yasası. İnsanları şanslı ya da şanssız diye kategorize ederken bu kategorize edişimize karşı, şansa pek ihtimal vermeyen karma yasası; daha önceki yaşamımızdan veya mevcut yaşamımızda gerçekleştirdiğimiz eylemlerin ölçüsüne göre sonuç aldığımız iddiasındadır. Karmayı pürüzsüz bir ayna olarak düşünebiliriz, nasıl ki pürüzsüz bir aynaya ne gösterirsek yansımasında da gösterdiğimiz ile karşılaşıyorsak, karma yasasında da gösterdiğimizi görüyoruz. Karma sayesinde sadece iyi eylemlerimizden, düşüncelerimizden değil kötü eylemlerimiz ve düşüncelerimizden de etkileniyoruz. Eylemlerimizin neticeleri ile bir sonraki hayatımızın yazgısını tercihlerimiz ile şekillendiriyoruz. Karma yasası ile ilahi bir güç olmaksızın kendi kendimizi değerlendiriyoruz. İnsanlar; evreni ve yaşamlarını anlamlandırırken, herkesçe uzlaşılmış "iyiyi" yaygınlaştırmak ve mevcut olan iyi'yi korurken "kötü" diye kabul göreni alt etme, ihtiyacından doğmuş bir inançtır. Karma yasasının tarihine bakıldığında ise tarihin netlik kazanmadığını görüyoruz. Yasanın ilk izlerine, Mısır'da bulunduğuna dair söylentiler olsa da Yunan ve Hint kültüründen geldiği de düşünülmektedir. Milattan önce 450'li yıllarda yaşayan Pisagor'un düşünce sisteminde kendini gösteren karma yasası, günümüze kadar gelen bir rivayete göre; dövülen bir köpeğin acı dolu feryadını duyan Pisagor, köpeğin acı dolu seslerini ölen arkadaşının sesine benzetmiş. Bu olay üzerine kendisinin bir yanılsama içinde olabileceğine hiç ihtimal vermeyerek ölen arkadaşının ruhunun köpek ile bedenlendiğine inanmıştır. Karma yasasına dair bir başka kaynak ise Platon'un Phaedrus diyaloğu kısmında mevcuttur. Bahsedilen diyalogda insan ruhunun gerçeği kavrayabilme bilincine göre mevcut bedenin ölümü sonrasında ölümsüz olan ruh, uygun bedenlerle yeniden yaşama başladığından bahseder: ● Hakitati birinci derecede kavrayabilen ruh, bir sonraki yaşamında filozof veya sanatkar olarak bedenlenir. ● Hakikatı ikinci derecede kavrayabilen ruh, yeni yaşamında kral, savaşçı veya efendi olarak bedenlenir. ● Hakikati üçüncü derecede bilinçleyen ruh, politikacı veya tüccar olarak bedenlenir. ● Hakikati kavramada en düşük derecede olan ruh, 'Despot Kral' olarak bedenlenir. ● Hakikatten bihaber olan ruh ise Platon'a göre hayvan bedeninde kendisine yer bulur. Platon; ruh sınıflamasını, hakikat bilincini temel alarak yapmıştır. Örneğin Pisagor'un arkadaşı, bu sınıflandırmaya göre yaşamında hakikatten bihaber olduğu sonucu çıkıyor. Karma yasası, reenkarnasyona dayanır, bu yüzden de ahiret inancı olan dinlerde kabul görmemiştir. Çünkü karma yasasına göre insan, cennet ve cehennemini kendisi şekillendirir. İlahi bir güç olmaksızın insan bir sonraki hayatını düşünerek eylemlerinde tercih yapar ve neticesini göze alır. Karma sadece insanın hayatında değil, evrende de mevcuttur. Evrenler arasındaki bağın da bir neden-sonuç ilişkisi içinde olması, evrenin gidişatında da karmanın etkili olduğunu gösterir. Evrensel karmaya bir örnek verecek olursak mücadele içerisinde olduğumuz; pandemi, savaşlar gibi toplumsal olaylar evrensel karmanın bir sonucudur. Kendi yaşamlarını ve geçmiş yaşamlarında yaşadıkları olayları karmaya dayandırıp yasaya inananlar, yaşadıklarının karşılığı olarak karşılaşacağı sonuçları düşünüp bir plan ve program oluşturabilirler. Buna "Karmik Plan" denir. Karmik plan ile yaşam sürdürdüğümüz evreni ve şahsi hayatımızı, karmanın kendiliğinden işleyen fonksiyonundan kurtarabiliriz. Gerçekleştirdiğimiz eylemleri er ya da geç kendimizde deneyimleme düşüncesi korkutucu gelse de bu düşüncenin bizi ve evreni iyi'ye ittiğini söylemek kaçınılmaz. Toplumsal ve bireysel iyiliği korumak için karma yasasını göz önünde bulundurmak: Şu an'ımızı anlamlandırabilmemizi, yaşamımızın geri kalanını ise şekillendirebilmemizi sağlar.

Medyaya Güven(m)iyor Muyuz?

Covid-19 gündemi, dış ilişkiler, mülteciler, çiftçinin borcu, esnafın umutsuzluğu, işsizlik, sürekli birbirine laf atan büyükler ve ardı arkası kesilmeyen son dakika haberleri. Dünya son bir yıldır eskisinden çok daha yoğun bir gündeme tanıklık ediyor. Bu gündeme tanık olmamızı sağlayan en önemli kitle iletişim araçları arasında şüphesiz ki internet başı çekiyor. Sosyal medyanın sunduğu müthiş olanakların hepimiz farkındayız. Hepimiz çok seviyor, mümkün olduğunca aktif kullanıyoruz. Artık habere gitmiyoruz adeta haber bize geliyor. Bilgisayar, tablet veya telefondan her gün yüzlerce haber üzerimizde boca ediliyor. Peki bu bilgi bombardımanı arasında sahte haberlere de maruz kalıyor olabilir miyiz? Daha da kötüsü, bu haberleri teyit etmeyip çevremizle de paylaşarak yanlış bilgilerin yayılmasına sebep oluyor olabilir miyiz? EVET! Tam olarak durum bu. Reuters Digital News Report 2018'e göre Türkiye sahte habere en çok maruz kalan ülkeler arasında birinci sırada. Bu kadar yalan haberin yayılması ise hayatımıza yeni bir olguyu soktu: DEZENFORMASYON. Dezenformasyonu açıklayacak olursak “Yanlış ya da doğruluğu kanıtlanmadan kasıtlı bir şekilde yayılan bilgi.” diyebiliriz. Ayrıca tamamen yanlış bilgiler olmasına da gerek yok. Kısmen doğru bilgilerin de abartılarak, çarptırılarak, biraz doğru biraz da kurgu ile birleştirilerek kişisel çıkar veya sırf zevk için yayılması da buna girer. Üstelik dezenformasyona sadece sosyal medyada maruz kalmıyoruz. Ana akım medyanın da oldukça sevdiği ve kullandığı çok tehlikeli bir olgu dezenformasyon. Burada kendimizi de ayrı tutmayalım. Yanlış bir bilgiyi sorgulamadan, sırf bize doğru geldiği ve öyle olmasını istediğimiz için paylaş butonuna bastığımız anda biz de bunun failleri haline geliyoruz. Bir bilgiyi sorgulamadan paylaşmak da dezenformasyonun en tehlikeli halidir. Sonuçları da oldukça can sıkıcı. Toplum ve demokrasi açısından ve hatta çevre, sağlık ve kişisel güvenlik açısından da büyük riskler taşır yanlış bilgilendirme ve yanlış bilgileri yayma. Peki Neden Bu Kadar Sahte Habere Maruz Kalıyoruz? ARAŞTIRMIYORUZ. Her duyduğumuza, gördüğümüze veya okuduğumuza hiç şüphelenmeden inanmayı tercih ediyor, farklı kaynakları araştırmayı göz ardı ediyoruz. Öyle bir boşvermişliğin içindeyiz ki; araştırmak, okumak hatta düşünmek bile bize afaki geliyor. Kendimizi geliştirmekten, sorgulamaktan, şüphelenmekten vazgeçiyoruz. Toplumun büyük bir kesimi ise bu durumun farkında bile değil ne yazık ki. Günlük koşuşturmalar içinde, hayatla mücadele ederken gündemi sorgulamak, üzerine düşünmek bizim için geri planda kalıyor. Medya üzerindeki kutuplaşma da sahte haberin yayılmasında büyük bir etken olarak sayılabilir. Herhangi bir mesele üzerine tartışırken illaki bir taraf seçmemiz gerektiğine inanıyoruz. Oysaki tarafımız hep doğru olandan yana olmalı. Doğrusuyla, yanlışıyla kendi tarafımızda kalmayı olaylara oradan bakmayı tercih ederek kutuplaşmaya başlıyoruz. At gözlüğüyle bakıyoruz olaylara. Sokağa baktığımız zaman insanların siyasi, dini, sosyal hatta bireysel tercihlerine karşı ötekileştirdiği bir ön yargı zinciri var, dolayısıyla bütün bu ön yargılar bizi kendi düşüncemizin ötesine geçmeyi engelleyerek karşı karşıya getiriyor. Bir habere, görsele veya düşünceye inandığımız andan itibaren onu toplum arasında dile getirmeye başlıyoruz. Ne yazık ki bunu yaparken de bildiğimiz şeyin doğruluğunu teyit etmeyi aklımıza getirmiyor, araştırmıyoruz. Bizim düşünce ve davranışlarımıza uyuşmayan şeylerle karşılaştığımızda ise çoğunluklu olarak ilk yaptığımız şey reddetmek ve suçlamak oluyor. Kendi bilgilerimizin doğruluğundan hiç şüphelenmiyoruz. Dezenformasyona maruz kalmış olabileceğimizi hesap etmiyoruz. Böylece düşünceleri karşılaştırmak, tartışmak ve belki de doğru olanı bulmak yerine yalan haberlere sığınarak haklı olduğumuzu ispat etmek istiyoruz. Yalan Haberi Nasıl Anlarız? Sahte haberlere karşı en büyük silahımız tabii ki sorgulamak ve araştırmaktır. Kulaktan kulağa yayılan bilgiler her zaman doğru olmayabilir. “Ama herkes böyle diyor, böyle konuşuyor demek ki doğru.” diyenler topluma en büyük darbeyi vuran kişiler bana göre. Çünkü bu kişiler kendilerini sorgulamadıkları gibi başkalarını da bu çukura düşürüyorlar. Biz de bu çukura düşmeye dünden razıyız zaten. Neyse ki sosyal mecralarda yayılan haberlerin doğruluğunu araştıran oluşumlar da mevcut. Özellikle Teyit.org gerek ülke gündemi, gerek uluslararası araştırmalar gerekse de siyasetçilerin iddialarını inceleyerek doğruluğunu ölçen bir oluşum. Aynı şekilde Doğruluk Payı da sahte haberlerle mücadeleyi amaç edinmiş bir başka oluşum. Bunun üzerine bize düşen tek şey ise web sitelerine girip okumak, incelemek. Bilinç ve farkındalık. Çok ama çok önemli. İçinde bulunduğumuz teknoloji çağı bilinçli kullanılmadığı takdirde bizi araştırmayan, düşünmeyen birbirinden farkı olmayan insan görünümlü robotlara dönüştürmekte acımasız davranabiliyor. Biz istemediğimiz sürece kimse bizi kolay kolay kandıramaz, aklımızla dalga geçemez. Aklımızla dalga geçmelerine izin vermeyelim. Kaynakça: - https://www.digitalnewsreport.org/survey/2018/misinformation-and-disinformation-unpacked/ - https://teyit.org/turkiye-sahte-habere-en-cok-maruz-kalan-ulke

Beni Kurtaranlar

"Kitaplar yaşlılığımda ve yalnızlığımda avuturlar beni. Sıkıntılı bir avareliğin baskısından kurtarır, hoşlanmadığım kişilerin havasından dilediğim zaman ayırıverirler beni. Fazla ağır basmadıkları, gücümü aşmadıkları zaman acılarımı törpülerler. Rahatımı kaçıran bir saplantıyı başımdan atmak için kitaplara başvurmaktan iyisi yoktur; hemen beni kendilerine çeker, içimdekinden uzaklaştırırlar."* -Montaigne Günün herhangi bir saatinde -belki- sadece birkaç dakika da olsa kendinizi başka bir hayata bırakmak istediğiniz oluyor mu? Ben bazen duman dolu bir odaya öyle bir sıkışmış hissediyorum ki çaresizlik gözlerimi dolduruyor. Dumanlar sıkıştırıyor beni. Düşünebiliyor musunuz? Ciğerlerimi dolduruyor. Nefes alıp veremiyorum. Pencerem bile yok benim. Bir süre sonra kendi penceremi yapma fikri düşüyor zihnime. Bir tohum. Yeşertiyorum yeşertiyorum soluyor. Orası da duman dolu. Gri. O kadar çok çabalıyorum ki sadece bir duvar bulayım, pencere açayım ve nefes alabileyim diye; emeklerim, kelimelere sığmaz. Ama dedim ya yeşertiyorum, soluyor. Bulamıyorum pencere açabileceğim, güneşi, ağaçları ve insanları izleyebileceğim duvarı. Şunun şurasında dört duvarım var. Daracık bir yerdeyim. Ama bulamıyorum. Duman gözlerimi yakıyor. Biraz sonra gözlerimi açamıyorum. "Görmek istemediklerimi de göremeyeceğim, bu iyi bir şey mi?" Kendimi sakinleştirmeye çalışıyorum bir süre. Zamanım daralıyor ve ben duman solumak istemiyorum. Birileri olsa, diyorum. Çok çaresizim. Kulaklarım, sesimi ve mırıltılarıma tahammül edemiyor sanki. Uğulduyor. "En azından birileri olsa ve bana dumanı düşündürmese. Şu dört duvar arasında bir arkadaşım olsa. Onunla konuşsam ve zihnimde dönüp duran o tilkiler çalıların ardına saklansa. Ben bu dumanı solumayı düşünmeyi bıraksam." Evet, bu! Buluyorum! Yaşamak için bir çare buluyorum. Eğer bitip gitmeyecekse bu duman, açamayacaksam pencere; bu düşünceden kurtulmayı seçebilirim. Odamı keşfe çıkıyor, emekliyorum. -Bedenim vazgeçmiş, kendini kaldıracak kadar değerli görmüyor. Emeklemiyor, sürünüyorum.- Bir köşede duran ince bir kitapçık buluyorum. Zorluyorum, yaşlar aksa da gözlerimi açıyorum. Bir köşede bitmek üzere olan kandil aydınlatıyormuş aslında odamı. Farkına şimdi varıyorum. Yazılar, birkaç isim, iki resim... Gözlerimi daha rahat açabildiğimi fark ediyorum. İki resim ve birkaç satır yazı iyi hissettiriyor bana. Sağ yanımda da bir dolap varmış. Açıyorum ve içindeki mumları, kibritleri çıkarıyorum. Evet, daha aydınlık bir yer olabilir bu oda. Elim bir karton kutuya çarpıyor ve içinde bir şeyler olduğunu anlıyorum. "Dikkat!" Heyecanlı eller parçalamış bu kutuyu. Bantlarda parmak izleri, tozlar, sabırsızlıkla zorlanan iki yanı yırtık kapaklar... İçi de dolu. Bunlar benim miydi? Hangi duman kör etti beni? Hangi duman bastırdı içimi? Hangi duman benim pencerelerimi, gözlerimdeki ışığı alıp götürdü? Ne bana bu kadar çaresiz hissettirdi? Ne benim pencerelerimi sıkı sıkı kapatıp üzerini betonla kapladı? Hani bu odada benden başka kimse yoktu? Var! Kutuyu boşaltıyorum. Az önce saçlarımı çekiştiren, dumandan yanan gözlerim yüzünden dört duvarı arayan ellerim, duruluyor. Toz içinde kalmış onlarca insan var bu kutuda. Hani kimsem yoktu benim? Kandil sönüyor. Mumları koyduğum yeri arıyorum, yakıyorum tek tek. Daha aydınlık. En üstteki kitabı elime alıyorum, toz içinde. Üflüyorum, boğazım yanıyor. "Bir yudum su bulsam." "Meursault burada!" Bir diğer kitap ile Martin geliyor odama. Sonra Feride'yi buluyorum kutuda. Hırçın, kızıyor bana. Sıkıştırmışım onu. Önce özür diliyor, mum ile birlikte odada onu koyacak uygun bir köşe arıyorum. Odam genişmiş. George Milton'ın sesi geliyor derinden. Onu da gidip çıkarıyorum. Önce üzerindeki tozu temizliyorum. "Ben bunu nasıl yaparım?" Sayfalar arasından sızan ışık beni her yeni yaprağı çevirmeye itiyor. Artık daha iyi nefes alabildiğimi fark ediyorum. Uzun sürmüyor kendime kızgınlığım katlanıyor. Macide ve Ömer bana sesleniyor. "İnanamıyorum, onlar da mı burada!" dememe kalmıyor, kutu sarsılıyor. Memed! Her dostum için odada bir yer buluyorum. Tek tek temizliyorum onları. Daha kimler kimler geliyor dolabın içine itilmiş kutudan. "Ah! Canım dostum, küçük Matilda'm! Sen de gel!" Tezer de geliyor ve kutuyu çıkardığım yere geri koyuyorum. Odam kalabalık. Gözlerimi tam açabiliyorum. Duman dağılmış mı? "Hayır, bana öyle geliyor." Her dostuma olan borcumu ödüyor, tek tek sohbet ediyorum onlarla. Her sayfada bana yepyeni bir özelliklerinden bahsediyor, başlarından geçenleri anlatıyorlar. Memed ile öyle heyecanlanıyoruz ki bazen, ayağa kalkıp yürümeye başlıyorum. Martin'in yazılarını okumak istiyorum, izin vermiyor. Matilda gelip benim yanımda otursun istiyorum. "Ah bir kapım olsa!" Dumanın gerçekten azaldığını fark ediyorum. Macide inandırıyor beni. "Sol duvarda bir raf var!" Matilda işaret ediyor, solumdaki duvarda bir raf varmış. Üzerinde daha önce tanışmadığım arkadaşlarım. "Ben bunları nasıl unuturum?" Günlerdir bu odada ağlarken beni izleyen Suna sarılıyor bana. Birkaç saat olmuştur sohbete başlayalı. Sonra Tanpınar'ı dinliyorum. Molière ile kahkahalara da boğuluyorum. Duman ile değil. "Duman nerede?" diye soruyorum kendi kendime. Raskolnikov sesleniyor, gittiğini söylüyor bana. İnanamıyorum. Nereden çıkabilir? Çıkış yok ki buradan! Hem, az sonra bitecek mumlarım, kibritim de kalmadı." Lord Henry basıyor kahkahasını: "Pencereni açtık ya!" Onunla konuşuyorum. Gerçekten açıkmış pencerem. onları kutudan çıkardığımdan bu yana. "Bulamamıştım," diyor, dizlerimin üzerine çöküyorum. Kollarım cansız, iki yanımda. Öylece yere bakıyorum. Parkelerim de varmış benim. "Hani betondu her yer?" Kendi kendimi bana buldururken dostlarım, kırık bir ayna parçasından annesinin inandıramadığı güzelliğine bakarken yakalıyorum Refet'i. Beni fark ediyor. Yanıma yaklaşıp kırık parçalardan birini bana veriyor. "Ben mi kırmışım aynamı?" Refet aynaya bakmamı istiyor, beni benimle yeniden tanıştırıyor. "Son soluğuma kadar kaç kez tanıyacağım kendimi?" diye sorduğumda, Feride ve Refet el ele gülmeye başlıyor. Sonra bana bakıp o güzel ciddi hallerine bürünüveriyorlar. Kalkıp pencereme koşuyorum. Akşam oldu, diyor rafın üzerinden Haşim. Aya bakıyorum. Yüz buldum ya soruyorum Feride'ye: "Kapım var mı benim?" Çok isteme, güzel iste dercesine konuşuyor Feride benimle. İçim daralıyor yine. Tam sıkıştıracak oluyorum onu satırların arasına, kapatacak oluyorum kitabın kapağını; "Onu da bulacağız!" diye fısıldadığını duyuyorum. Ben gülümserken örtüyorum Feride'nin üstünü. Oblomov ile tanışmak için kaldırıyorum yerinden. O da ne! Neden bağırıyorsun bana? Uyuyalım, diyor bana. Mumu elime alıp başımı kaldırmamı söylüyorlar hep bir ağızdan. Ne dedilerse yapıyorum. Görebildiğim en uç noktaya kadar bir sürü insan, bir sürü hayat var. Beni kurtaracaklar. Kapımı da bulacaklar. Birlikte bulacağız. Oblomov'un da üstünü örtüyorum. Herkes gülüyor. İçimi kaplayan huzur, beni kurtaranlar onlar. Penceremi açıp ciğerlerimi eriten dumanı yok edenler onlar. Onlar... Her yaştan her kıtadan her yüzyıldan gelip beni kurtaranlar onlar. Beni dinleyen dert ortaklarım. Günlerce yanmış gözlerle nefessiz yatarken yerde Bir koşu gelip elimden tutan, bana birkaç sayfada hayatı sunan Nefes aldıran Karanlıklar içinden karşılık beklemeden beni sıyıran Dostlarım... Feride kapımı da bulacağımızı söyledi. Artık daha ferahım, gözlerim açık. Zihnime düşen her tohumu yeşertecek güce kavuştum. Ellerimi, gölgemi izliyorum dakikalarca. Kendimi arıyorum. Ne güzel! Buluyorum galiba. Penceremi bile buldum! Bir düşünün! Şimdi ciğerlerime mis gibi havayı doldurarak uyumalıyım. Sabah olacak. Güneşin doğuşunda uyanacağım. İzleyebileceğim. Pencerem varmış benim. Perdem bile... Odam genişmiş. Mumlarım bitmemiş. Bu oda aslında çok kalabalıkmış. Bir sürü dostum varmış benim. Beni kurtaranlar. Kitaplarım... Sabah olacak. Kapımı bulacağız. Gözlerim yanmıyor. Duman git... Gitmiş. "Beni kurtaranlar..." yazmışım dün okuduğum kitaba. Uyku sersemi. Gerisi okunmuyor. Kim, neyi kurtardı? * Montaigne. (2011). Denemeler. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. Adı geçen karakterler, kitaplar ve yazarlar: Meursault- Yabancı, Albert Camus. Feride- Çalıkuşu, Reşat Nuri Güntekin. George Milton- Fareler ve İnsanlar, John Steinback. Macide, Ömer- İçimizdeki Şeytan Sabahattin Ali. Memed- İnce Memed, Yaşar Kemal. Matilda- Matilda, Ronald Dahl. Tezer Özlü Martin- Martin Eden, Jack London. Suna- "Ankara, Mon Amour!", Şükran Yiğit. Ahmet Hamdi Tanpınar Molière Rodion Romanoviç Raskolnikov- Suç ve Ceza, Dostoyevski. Lord Henry- Dorian Gray'in Portresi, Oscar Wilde. Refet- Refet, Fatma Aliye. Ahmet Haşim Oblomov- Oblomov, İvan Gonçarov. Şanslıymışım, beni kurtaranlar var.

Bir Özgürlük Öyküsü: Martı Jonathan Livingston

"Yaşamak için ne çok neden var! Cehaletimizi kırabiliriz, becerilerimizi, yeteneklerimizi ve zekamızı kullanarak kendimizi bulabilir, kendimiz olabiliriz. En önemlisi, özgür olabiliriz! Uçmayı öğrenebiliriz!" Amerikalı yazar Richard David Bach, bir zamanlar pilotluk yapmasının etkisiyle, çoğu kitabında vurgu yaptığı gibi özgürlük ve uçuşlarla ilgili olan detaylara Martı Jonathan Livingston kitabında da yer vermiş. Uçmak öyle bir tutku olmalı ki onun için kitaplarında bu tutkuyu hissettirmeyi başarmış bir yazar. Bir özgürlük kitabıdır Martı Jonathan Livingston. Farklı şeylere bağlı olan, farklı şeyler isteyen ve kendi isteklerinin peşinden giden bir martıyı anlatır. Öyküden biraz bahsetmek gerekirse, diğer martılardan farklı olduğunu hisseden Jonathan yemek arayışı yerine uçmayı tercih eder, diğerlerinin aksine. Uçuş denemeleri yaptığı zamanlarda ilk başarısızlıklarından sonra, diğerleri gibi olmayı düşünse de karanlıkta uçmayı denediği zaman sürüden ayrılma kararını alır çünkü uçmaya olan tutkusu yüzünden kendisi gibi olmayı bırakmak daha zor olacaktır. Ama öğrendiklerini sürüsüne anlatmak için geri döner. Kendi istediğini yaptığı sürece her şeyin yoluna gireceğini düşünse de Martı Konseyi, sorumsuzluk yaptığını ileri sürerek Jonathan'ı sürüden atar ve Jonathan'ın deneme uçuşlarından öğrendiği şeyleri dinlemezler. Asıl macerası da bu şekilde, yalnız kalarak başlar. Ya da yalnızlığının bitiş zamanlarıdır bunlar. "Özgürlük, var oluşun bir parçasıdır. Boş inançlar olsun, gelenekler olsun, özgürlüğü kısıtlayan ne varsa, kaldırıp atmak gerek." Görünüşte sadece farklı bir martıyı anlatan bu ütopik hikaye, aslında yaşayamadığımız hayatlar için bir pencere açıyor. Yazar topluma bu şekilde bakmamızı sağlıyor. Her birimiz martı oluyoruz bu kez, önümüze kurallar ve değişmeyen değerler koyuluyor Jonathan'ın hayatında olduğu gibi. Düşüncelerimiz ve kararlarımız farklıysa çok fazla zorlukla karşılaşıp, isteklerimizi başarma çabamız ile birlikte yılmamak için de çaba harcıyoruz. Bir başarı tanımı bırakılıyor önümüze, gerisi başarısızlık. Oysa bir hayali gerçekleştirmek... Asıl yaşam bu değil midir? Ve 'yaşamak' da bir başarı sayılmaz mıdır bu dünyada? "Zamanın ilerisinde olmakla bir ilgisi yok bunun. Belki biz alışılmışın ilerisindeyiz?" Kendimizden parçalar bulabileceğimiz bu öykü, bir şeyleri keşfetmemizi de sağlayacaktır eminim. Martı Jonathan ile keşfedeceğiz sınırlarımızı, tüm sınırları kaldıracağız sonrasında. Çünkü özgür olabilmek için, sınırlarla dolu olan yaşamı da, sınırsızlık barındıran yaşamları da tanımak gerekir. Ve biraz da farklı olmak...

Çocuklarını Yiyen Satürn

Benim için yazmayı en sevdiğim konulardan biri tablolar. Bugün de onlar arasından beni en etkileyen ve bende derin ve acı izler bırakan bir tabloyu yazacağım. Çocuklarını Yiyen Satürn. Kısaca Goya tam adı Francisco José de Goya y Lucientes olan Romantizm'in öncü isimlerinden olan İspanyol ressam. Çocuklarını Yiyen Satürn'de dekorasyon amaçlı yağlı boya ile çizdiği Kara Resimler olarak adlandırılan 14 eserden biri. Resimde Yunan Tanrısı Kronos'un (başlıkta Roma karşılığı olan Satürn ismi kullanılmıştır), kendi yerine geçmelerinden korktuğu çocuklarını doğumlarının hemen ardından yiyerek öldürmesi anlatılır. Resim Goya'nın yemek odası duvarları için çizdiği 6 resimden biri. 73 yaşında Goya geçirdiği 2 hayati hastalık nedeniyle kendi ölümüne odaklanmış ve İspanya'daki iç savaşlar nedeniyle oldukça karamsardı. Daha öncesinde evin duvarlarına daha neşeli resimler çizdiyse de daha sonra daha iç karartıcı bugün Kara Resimler olarak adlandırılan resimleri çizdi. Resimle tamamıyla karamsar bir ruh halini yansıtıyordu. Goya'nın evin içindeki çizimlere isim vermemişti. Ölümünden sonra adlandırıldı. Mite göre Satürn'ün çocuklarından biri, kendisinin babası Caelus'un yerine geçtiği gibi, Satürn'ün yerine geçecekti ve tanrı bunu biliyordu. Satürn bunu engellemek için bütün çocuklarını doğar doğmaz yiyordu. Karısı Ops Satürn'e ihanet etti ve altıncı oğlu Jüpiter'i Girit'te saklayıp, Satürn'ü kundağa sarılmış bir taş ile kandırdı. Sonunda kehanet doğru çıktı ve Jüpiter babasının yerine geçti. Goya, Satürn'ü çocuklarından birini yerken betimlemiş. Açık ağzı ve gözlerinin beyazındaki belirginlik sebebiyle bir tür delilik hali içindedir. Resimdeki diğer parlak bölgeler, çocuğun beyaz vücudu ve etrafındaki kırmızı kan ile Satürn'ün cesedin sırtına batmış olan parmaklarının eklemleridir. Anlamına dair bir çok yoruma sahiptir bu resim. Kimine göre gençlik-yaşlılık çatışması, kimine göre tanrının gazabı, kimine göre kendi çocuklarını savaş ve devrimlerle yiyen İspanya, kimine göre de her şeyi yiyip bitiren zaman. Ben de ya İspanya'nın o günkü durumunu özetleme amacıyla yapılmış olabileceğine inanıyorum. Ya da Goya kendi çocuğundan etkilenmiş olabilir. Ayrıca yine benzer temaya ve isme sahip olan Peter Paul Rubens'in 1636'da çizdiği resimden ilham almış olabilir. Yukarıda görüldüğü gibi bu resimde Goya'nın tablosundaki gibi bir vahşilik yoktur. Ancak kimi eleştirmenlere göre Rubens'in resmi daha korkutucudur, çünkü bu resimde tanrı kendi gücünü elde tutabilmek için masum çocuğunu öldüren bencil ve acımasız bir katildir. Goya'nın resminde ise kendi oğlunu öldürmüş olması sebebiyle deliren bir adam görülür. Ayrıca Goya'nın resmindeki çocuk vücudu aslında bir yetişkin vücudu şeklinde çizilmiştir. Rubens'in resminde ise çaresiz bir bebek açıkça görülür. Tablonun hikayesi bu yönde. Ancak benim düşüncem oğlunu öldürmüş olmanın verdiği korku değil, onun iktidara geçme korkusu Satürn'ü bu hale çevirmiş. Onun korkusu ve gözlerindeki endişenin sebebi iktidarı ve gücü elinden kaybedeceğine dair olan hissiyatından ibaret. Bazen iktidar ve güç isteği can ve kan bağının önüne geçip insanı deli edebilir. Hırsa dönüşebilir. Hırs da birini canavara. Resmin orijinali Goya'nın mutfağına çizilmiş halde. Resmin mutfağa çizilmiş olmasının da altında bir sebebin olabileceğine inanıyorum. Goya'nın kendi ölümünü beklerken girdiği halin tohumlarını veren resimlerden biri olan bu tablo iştah kabartacak yönde değil şahsımca. Girdiği ölüm korkusu ya da ölümle ilgili bir his ve İspanya'nın o dönemdeki hali ile birlikte oluşmuş bu tablo. Her yerinde karamsar bir iz var. Belki de Satürn dediğimiz aslında gerçekten İspanya'nın kendisiydi. Ve canice yediği çocuğu değil; kendi sivil halkıydı. Kim bilir?

Serendipçe

Şiir gibi olacaksın bu hayatta, Öyle bir işleyeceksin ki okunduğuna, zaman aktıkça yaşlanacak gözleri, Ama asla o gözleri nemli bırakmayacaksın, Ya pınarını kurutana kadar akacaksın, Ya da geçmişini zamanla akıtıp sileceksin o yaşları, O yaş ki ne yaşanmışlıklar barındırmış olacak bünyesinde, Karşısına geçip soracaksın, Hayatına yılları sığdırdın ne oldu da o yıllara bir hayat sığdıramadın? Zihninin içine girdiğinde göreceksin ki anıların yüzü kızarık, Arka odada yaşanmamışlıklar merakla eline bakıyor, ne getirmiş bize diye. Geçen gün çarşıya çıktım, alınacaklar listesinin başında günahların.. İlk sırada yerlerini almış, boynuma sarılmayı bekliyorlar.. Bugün karşına heveslerimle çıkmadım merak etme, Kendilerini Kursağım'da bıraktım. Oysa ben hala dışarıdayım, üşüyorum! İçeri almayacak mısın beni ? Biz yalnızlıktan bitmek üzere olan birer goncayız, Her konuşmamızda biraz daha açılırdık birbirimize, Yine geldim, duruyorsun, konuşmadan... Ben de eşlik ediyorum sana, aldırmadan.. Dışarısı sağanak, Yapraklarımıza kadar sırılsıklam olsak da, En çok birbirimize susuyoruz bu sıralar... Bu aralar aramız gelgitli, Sen de haliyle gelmek ile gitmek arasında bir yerlerde... Sular çekildiğinde kıyıya vurmamış olursam, Bir gün ruhuna dalış yapmak isterim. Saatler, dakikalar, saniyeler geçmek bilmiyor, Güneş daha da direniyordu, gecenin karnından çıkmamaya, Tanrı ellerini yıldızlara uzatmış, şafak yokluyor, Melekler de yanı başında.. Sen gözünü açmıyorsun bir türlü, Günüm aymıyor, Sahi neredesin sen ? Yine mi göklere düştün ? Yüzüne bir bak, göğe bulanmış. İnsanlar gecenin bu vaktinde pencerelerinden başlarını kaldırmış, Gökyüzüne bakıyorlar, Gök yüzünde sana nasıl tutulduğumu izliyorlar. Gözyaşlarımda yaşayan Nilüferler, Yanında hep seni arar, Göster kendini Serendipçe'm, Sen olduğun sürece onlar çölde de açarlar. İçin dışın bu kadar berrak mıydı senin? Şimdi havalandım ruhuna dalıyorum, Ne kadar derindeyse bilemedim, Çıkamadan kanatlarım buruşmuş, Bundandır gözlerimin yaşlı huysuzluğu... Her çekip giden arkasından iz bırakır mı dersin ? Kimisi sözlerinden, kimisi gözlerinden, Kimisi de içi yana yana yüreğinin közlerinden bırakmışlardır bu sevda denen ateşe, Halbuki meltemlerin en narini senin saçından eser, Gel de harlanmasın içimdeki bu ateş, Nilüferler çölde de açar, Sahi ne demişti şair; Her vahşi çiçekte var mıydı gurur ? Ne zaman derin düşüncelere dalsa, Yanında hep seni bulur, Nilüferler sen olduğun sürece çölde de açarlar. Bu aralar biraz durgunum, Arkadaşlarım sık sık içimin geçtiğini söylüyor, Oysa sen benim içimdin, Hep gözümün önündeydin, Gönlüm zaten kor olmuş, kokun burnumda tütüyor, Git diyemem, kal diyemem, Sen goncasın, gül diyemem, Çok severim söyleyemem sorma güzel ne olursun, Sevgin nefes, sevgin candır, sevgin bana heyecandır, Kalbim bir fidan kırma güzel, kırma güzel ne olursun...(*) Ömrümden öyle bir "geçmiş"sin ki rüyadan uyanana dek anlayamadım, O gün bugündür alacakaranlıkta demlerim yalnızlığımı, Öyle kısık kısık, Ne zaman seni görebilmek gibi işlere kalkışsam, Üzerime batırırım güneşi, Bakıyorum gidişinden sonra ne günü gördüm ne de eşini. Belki bir kahve söylesem gözlerinin hatırına "gelecek"mişsin gibi... Bir yıldız gibi kayıp geçtin hayatımdan, Benimse elim kolum bağlanmış, Sadece dilekler tutabiliyorum ardından, Kendine iyi bak Serendipçe'm, sevgi ile kal... * Değerli müzik eleştirmenimiz Melihat Gürses'in "Gel Gönlümü Yerden Yere Vurma Güzel Ne Olursun" parçasından alıntıdır.

Yirmi Birde Üç

Michael FK - Empyrean kaldım yanlışların ortasında kendi kendimeyim yanıt yok yandım, söndüm, küller savruluyor ellerimle sardım geceyi bu gece biraz soğuk bu dünya aynı fanus ısrarcı dalgalarda gündüz süzüle dur söner ay, yavaştan gözüm kan, gözüm kir sözüm var, sözüm bir akşam ufuklarında, tutkunla atlatırdık beraber her derdi nasıl ne fark eder ben sana, sen bana kızsan da beraber şarkılar söylemiştik yıllarca birlikte direnmişken hayata biz ısrarla lütfen n'olur uzaklaş desem de olmaz 'bir daha be' bu daha çok eder biçare diyorum yoluna bak, dolu kafam itiyor beni bu sorulara ne istemiştin de şimdi kaldın uzakta çok doğal değil mi hırslanmam? daha da yorulamam kaldım yanlışların ortasında kendi kendimeyim yanıt yok yandım, söndüm, küller savruluyor ellerimle sardım geceyi bu gece biraz soğuk ve sessiz kulağımda çınlayan cümlelerin "bir gün baba olursan sakın ailenin başından ayrılma" kendime verdiğim sözü ne halde olursak tutacağımı biliyoruz iyi ki doğdun.

Sosyofobik Hayatlar

Günlük hayatımızda çokça ortama girip, birçok insanla muhatap olmak zorunda kalıyoruz. Okuldan tutun, iş yerlerine kadar binlerce insan… İş hayatında toplantıdan toplantıya koşarken, büyük kitlelere kendimizi ifade etmeye çalışırken, sosyal ortamlarda insanlarla iletişim kurmaya çalışırken sürekli hata yapma olasılığımızı düşünerek endişe dolu dakikalar yaşamak, nefes almanın bile bizim için sancılı bir sürece dönüştüğü saatler, vücudumuzun doğal tepkilerin dışında verdiği reaksiyonlar, el ve ayaklarımızın ısı derecelerindeki şiddetli dengesizlik, bayılma noktasına kadar gelebileceğimiz duygu değişimlerinin aslında çok önemli bir nedeni olduğunu netleştirmek gerekli olacak. Toplumda sosyal fobi dediğimiz bu kavram kişinin egosundan daha doğrusu ben kavramından, kendini kanıtlama çabasından doğar. İnsanlar benim hakkımda ne düşünür? Sorusuyla toplum içinde daha büyük sorunlarla karşı karşıya kalmamız aslında daha büyük sıkıntılara yol açarak yapmak istediklerimizi de engelleyecek sonuçlar doğurur. Bu gibi durumlardan kaçmak sosyal fobinin tam olarak kendisidir aslında. Sosyal fobi kişide iki şekilde görülür. İlki her zaman, ikincisi ise bazı özel durumlarda ortaya çıkar. Sosyal fobide karşılaşan belirtiler şu şekilde sıralanabilir. Çarpıntı, titreme, terleme, kaslarda gerginlik, midede rahatsızlık hissi, göğüste sıkıntı, sıcak yahut soğuk basması, ağırlık hissi, baş ağrısı gibi belirtileri vardır. Tabii ki kişi bu belirtilerle yaşamayı öğrenir ve zamanla bu belirtilere alışabilir. Ancak hayatının değişik alanlarını kısıtlamaya başlayan belirtiler bir gün iş güç yapmayı da engellemeye başlarsa kişinin kendi hayatı için tedavisi şart bir durum haline gelir. Kişi genel olarak bu sorunlardan kaçmaya çalışır, hatta seminer verecek kişi ayağının yahut kolunun kırılmasına bile sevinecek hale gelir. Başlangıç sosyal fobide oldukça erken bir yaştadır. Hastaların %40’ında başlangıç yaşı 10’un altındadır. Hastaların %95’inde ise başlangıç 20’nin altındadır. Okul fobisi olan çocukların %40’ında ise sosyal fobi olduğu belirtilmektedir. Sosyal fobi ne kadar erken yaşta başlarsa kişi o kadar fazla bu durumdan etkilenir ve hayatı bir o kadar da kötü bir hal almış olur. Bazıları okulu bırakmak zorunda kalır. Yine birçok psikiyatrik rahatsızlığın ortaya çıkmasına da yol açabilir. Bunların içinde en önemlisi depresyon, alkol bağımlılığı ve ilaç bağımlılığıdır. Özellikle batılı ülkelerde yapılan çalışmalarda sosyal fobide alkol kullanımı normal toplum bireylerine oranla 2,5 kat daha yüksek bulunmuştur. Bu da alkolün süper egoyu baskılaması daha rahat davranmayı sağlaması ile açıklanabilir ki bu durumda zamanla alkol bağımlılığı riskini artırmaktadır. Alkolikler arasında yapılan bir çalışmada sosyal fobi görülme sıklığının normale oranla dokuz kat fazla olduğu tespit edilmiştir. İntihar düşünceleri ve girişimleri sosyal fobide yaşanan sıkıntıya bağlı olarak sık görülmekle birlikte sosyal fobiye başka psikiyatrik rahatsızlıklar ilave olduğunda daha da artmaktadır. Dolayısıyla sosyal fobi bir an önce tanınmalı ve tedavi edilmelidir. Özünde bu fobi tedavi edilirse tedaviye her zaman yanıt verecek bir rahatsızlıktır. Peki bu hastalıkta tam olarak ne yapmalıyız? Her şeyden önce sosyal fobinin bir hastalık olduğunu kabul etmeli ve buna göre davranmalıyız. Çekingen kişilik bozukluğu ile birlikte sık görülmesi, toplum tarafından bu özelliklerin genellikle efendilik olarak kabul edilmesi kişileri tedavi arayışından alıkoymaktadır. Oysa kaybettikleriniz neler? İyi bir iş, bir arkadaş, yalnız olmamak, kendine güvenmemek ve birçok şey daha sıralayabilirim. Bunun için en yakın zamanda ve yakınınızda olan bir psikiyatriste başvurun.

Bölgesel Şişmanlıklar ve Birtakım Pişmanlıklar

Kabak detoksu yapsam 1 haftada kaç kilo veririm? Gluteni mi kessem? Su orucu işe yarar mı? Off, ne olacak bu basenlerin hali? Aklımızda deli sorular… Peki gerçekten işe doğru yerden mi başlıyoruz, doğru soruları mı soruyoruz kendimize? Bence hayır. Diyet nedir? Sağlıklı diyet nasıl olmalıdır? Sağlıklı beslenme alışkanlığını nasıl kazanabilirim? İyisi mi biz ilk olarak bu soruları cevaplamakla başlayalım. Diyet; sanılanın aksine yalnızca bir kibrit kutusu peynir ve üç beş zeytinin olduğu; makarna, pilav gibi karbonhidrat kaynağı olan besinlerin özellikle ekmeğin hiç olmadığı öğünlerden değil de tüm besin gruplarının bireyin gereksinimine ve yaşam tarzına yönelik olarak dengelendiği öğünlerden oluşan beslenme düzenidir. Bu ayrım bilinmeden, bireylerin gereksinim düzeyleri, yaşam tarzı, beslenme alışkanlıkları dikkate alınmaksızın yapılan diyetler mutsuz, çoğu zaman enerjisi düşük, konsantrasyon problemi yaşayan bireyleri ve yaşadıkları tatlı krizlerini, ani başlayan yeme ataklarını beraberinde getiriyor. Elde edilen sonuç ise kilo kaybı bir yana bölgesel şişmanlıklar ve birtakım pişmanlıklar oluyor çoğu zaman. İşte bu noktada kilo vermenin yanında bel çevresindeki yağlanmayı azaltarak özellikle kardiyovasküler hastalıklar da dediğimiz kalp ve damar hastalıklarına yakalanma riskini azaltan hipertansiyon, diyabet, obezite vb. hastalıktan bizi koruyan yaşamımız boyunca bizim ayak uydurmaya çalışacağımız değil de bize ayak uydurabilecek öğünlerden oluşan diyetler imdadımıza yetişmektedir. Sağlıklı Diyet Nasıl Olmalıdır? Dünya Rehberi Öneri Komitesinin hazırladığı “Beslenme ve Kardiyovasküler Sağlık 2015 Amerikan Diyet Kılavuzu 2015 Önerileri” referans alınarak elde edilen bilimsel veriler başlıca üç diyet modelinin sağlıklı olduğunu kanıtlamaktadır. Bunlar: Sağlıklı Amerikan diyeti, sağlıklı Akdeniz tipi beslenme ve sağlıklı vejetaryen beslenmedir. Bu üç diyetin ortak yönlerinin başında yoğun sebze ve meyve içermeleri gelmektedir. Sebze ve meyve tüketiminin sağlığa olumlu yararları ile ilgili tutarlı ve güçlü kanıtlar da mevcuttur. 2015 DRÖK rehberine göre sağlıklı bir diyet sebze, meyve, kepekli tahıllar, az yağlı veya yağsız süt, baklagiller vb. kuruyemişlerden zengin; işlenmiş et ürünleri, şekerli gıda ve içeceklerle rafine tahıllardan fakir olmalıdır. Kümes hayvanlarının tüketimi de az yağlı veya yağsız olmak üzere orta derecede olmalıdır. Bu noktada sağlıklı beslenme dengeli beslenme olarak algılanmalıdır. Sağlıklı bir diyetin sürdürülebilir olması da önemlidir, çünkü kısa süreli değil yaşam boyu uygulanması gerekmektedir. Sürdürülebilir bir diyet oluşturulmasında bireysel gereksinim ve kültürel beslenme özellikleri de dikkate alınmalıdır. Sağlıklı Beslenme Alışkanlığını Nasıl Kazanırım? Dünya mutfaklarının tümünü olduğu gibi; tarih boyunca yaşanan savaşlar, göçler, farklı toplumlarla yaşanan etkileşimler üç büyük mutfaktan biri olduğu savunulan Türk mutfağını da büyük ölçüde şekillendirmiş ve çeşitlendirmiştir. Sağlıklı beslenme alışkanlığını kazanmak adına bu mutfağın sunduğu çeşitli yemeklerden ve kendi kültürümüzden uzaklaşmamıza, kendimize katı kurallar koymamıza gerek yoktur. İlk olarak bunun bilincine varmalı amacımızın kısıtlamak değil edinilen yanlış beslenme alışkanlıklarının yerine doğru olanlarını getirmek olduğu unutmamalıyız. Gelin bu konuyu birkaç maddeyle özetleyelim. Az az sık sık beslenmeliyiz. Sporcular, gebeler, ağır işte çalışan işçiler ya da büyüme çağında olan çocuklar gibi enerji gereksinimi artmış bireylerin tek bir öğününe çok fazla kaloriyi sığdırmak yerine diyetindeki öğün sayısı da bu doğrultuda arttırılmalı, az az ve sık sık beslenmeye dayalı olarak öğünleri planlanmalıdır. Tek bir öğüne fazla yüklenilmesi günlük aktiviteyi aksatacak düzeyde ani yükselip düşen kan şekerini beraberinde getireceğinden ana ve ara öğünler arasındaki süre 2- 3 saat şeklinde düzenlenmelidir. Düşük kalorili olan besinler sağlıklı, yüksek kalori olanlar ise sağlıksız demek değildir. Sağlıklı beslenme söz konusu olduğunda düşülen en büyük yanılgılardan birisi de sağlıklı yemeklerin ve evde hazırlanan atıştırmalıkların düşük kalorili, yüksek kalorili olanların ise sağlıksız olduğunun düşünülmesidir. Aksine bu noktada önemli olan yenilen besinin kalorisi değil hazırlama aşamasında hangi yöntemlerle ne kadar sürede ve hangi malzemelerle pişirildiğidir. Bunun yanında yalnızca kalori esaslı düşünme örneğin ara öğünde yenilen bir porsiyon meyve ile birlikte içilen bir bardak sütün toplam kalorisine eşdeğer kaloriye sahip paketlenmiş bir bisküvinin veya herhangi bir abur cuburun tüketilmesinin aynı şeyi ifade ettiğini düşünmek yanlış bir yaklaşım olacaktır. Sağlıklı diyetlerin asıl amacı kalorisi düşük besinlerin tüketilmesi değil bireyin sağlığını koruyan ve geliştiren besinlerle gereksinimine uygun bir şekilde dengeli beslenmesidir. Gözümüz doysun ki karnımız da doysun. Öğünlerde kullanılan tabakların boyutu ve ne ile doldurulduğu da yeni alışkanlıkların kazanıldığı bu dönemde psikolojik olarak büyük etkiye sahiptir. Tabağın en az yarısı sebze ile doldurulmalı, tabaktaki renk uyumuna dikkat edilmeli, tabağa bakıldığında bu kadarcık şeyle doyulur mu canım? dedirtecek görüntülerin oluşmaması adına tabak boyutuna dikkat edilmeli gözümüzü de doyuran tabaklar hazırlanmalıdır. Yemekler ödül veya ceza aracı değildir. Bu süreçte yapılan en büyük hatalardan birisi de yemeklerin ödül veya ceza olarak görülmesidir. Bu durum bireylerde verilen kilolar sonucu abur cubur tüketiminin bir hak olarak görülmesini veya yüksek kalorili besinlerin tüketiminden bir sonraki öğünde çok düşük kalorili olan, bireyin tüketmeyi sevmediği yemeklerin olduğu ya da yalnızca salatadan oluşan bir öğüne kendisini mecbur hissetmesine sebep olur. Sonuç: her hafta sonu bozulan diyetler, kilo alıp verme döngüleri, diyeti bırakıp eski düzene dönüş… 1 yılda aldığımız kiloyu 1 haftada veremeyiz. Abur cubur tüketimine ve hareketsiz yaşama adapte olmuş bir metabolizma elbette ki yeni alışkanlıkların kazanıldığı bu dönemde biraz zorlanacak belki de bize neyi yanlış yapıyorum diye kendimizi sorgulatacak bir süre. Ancak ardından gelen uyum süreci ve verilen kilolar ya da sahip olunan hastalığa uygun beslenildiğinde kendiliğinden gelişen iyileşme süreci bize umut ışığı olacak. Kaldı ki bu süreçte - örneğin 1 yılda alına 10 kilonun 1 hafta gibi kısa bir sürede verilmesini beklemek - tabiri caizse birden tığ gibi oluvermeyi beklemek motivasyonumuzu düşürmekten başka hiçbir işe yaramayacaktır. Bu noktada biz çareyi mucizevi kürlerde, şok detokslarda ya da üç beş günde yağ yakan (!) bitki çaylarında aramak yerine en iyisi işi ehline bırakalım, bir beslenme uzmanı veya diyetisyenle görüşmeyi ihmal etmeyelim. Kaynakça: Kayıkçıoğlu, M. Özdoğan, Ö. (2015). Beslenme ve Kardiyovasküler S ağlık: 2015 Amerikan Diyet Kılavuzu Önerileri Davetli Editöryal Yorum / Invited EditorialNutrition and cardiovascular health: 2015 American Dietary Guidelines Advisory Report. Turk Kardiyol Dern Ars 2015;43(8):667-672 doi: 10.5543/tkda.2015.80963

Hawking, Einstein ve Elmalı Turta Dolanıklığı

3.14159265358979323846… Tanımışsınızdır. Ben yine de sizin için biraz daha tanıtayım kendisini. Dairenin huzur verici sadeliği ve evrenin kendisi kadar sonsuz sayı dizisinin çıldırtıcılığını tüm ihtişamıyla bünyesinde toplayan ℼ sayısı, bir dairenin çevresinin çapına bölünmesiyle bulunan irrasyonel bir matematik sabitidir. Gezegen boyutunda bir daireden tutunda atomik ölçeğe kadar görüp görebileceğiniz her dairede bu sabit oran korunmaktadır. Okul sıralarında karşımıza çıkan bu sabit için içimizden kaç kez ne işimize yarayacağını sorgulamışızdır şüphesiz. Kullanım alanlarına şöyle bir bakınca aslında çok geniş bir kapsamda hayatımızda olduğunu görüyoruz. Gezegenlerin hacminin, kütlesinin, yoğunluğunun hesaplanmasından tutun da, uzay misyonlarında kullanılan araçların hızlarının veya yörüngedeki konumlarının ayarlanmasından ya da bir çemberin alanının hesaplanmasına kadar geniş ve önemli bir yelpaze ile karşı karşıyayız. Hayatın içinde ama bir o kadar da bize uzak. ℼ’nin milyonlarca basamağını hesaplayan ünlü matematikçi David E. Shaw’a göre “ℼ”’yi keşfetmek kainatı keşfetmektir.” Bana göre onun bu sözü sınırlı hayatımızın içinde onun sonsuz anlamını asla tam olarak keşfedemeyeceğimizin bir göstergesi. Shaw’ın sözlerinin üzerine beni düşündüren asıl şey uzay yolunda bizim için son derece önemli bir kişi olan ünlü gökbilimci Carl Sagan’ın aynı isimle bir filme de uyarlanan kitabı “Contact”’ta geçen bir alıntı: Kitapta şöyle geçmekte “Bir dairenin çevresinin çapına olan oranı ℼ sayısı. Bunu çok iyi bilirsin kuşkusuz ve ℼ’nin sonunun olmadığını da bilirsin. Evrende ne kadar akıllı olursa olsun ℼ sayısını son rakamına kadar hesaplayacak bir varlık yoktur.” diyerek bence kainatın sonsuz anlamını da asla anlayamayacağımıza değinilmiş. Fakat tabi ki söylenen ve bilinen tüm bu sonsuzluk ifadeleri hesaplama çalışmalarına engel değil. 1949 yılında ilk elektrikli bilgisayar olarak kabul ettiğimiz Eniac 70 saat içinde 2037 basamağı hesaplayabilmişti. Bununla yetinmeyen bilim insanları tarafından 2016 yılında 13.3 trilyon basamağı hesaplanarak o yıla kadar tüm hesaplamaların rekoru kırılmış oldu. Fakat ℼ gibi sonsuz bir sayı için gösterilen hırs ve rekabette sonsuzdur. 2019 yılında Google çalışanı olan Emma Haruka Iwao tam 31 trilyon basamağı hesaplayarak Guinnes Rekorlar Kitabı’na girdi. Hesaplanan kısmının içinde hayatımıza dair her şeyi bulabileceğimiz bu sayı (hatta bunun için yapılmış bir website bile bulabilirsiniz) ile ilgili böyle önemli bir haberin 14 Mart’ta yayınlanmasının da bir sebebi vardı tabi ki. İlk defa 1988 yılında “ℼ gününün kralı” olarak bilinen Larry Shaw tarafından kutlanılan “ℼ Günü” ülkemizde de ilk kez 2007 yılında kutlanılan bugün adeta matematikçilerin bayramı. İngilizcede ℼ sayısının telaffuzunun elmalı turtaya benzemesinden kaynaklı olarak ℼ şeklinde elmalı turta hazırlayanlar, ünlü fizikçi Albert Einstein’in bugünde doğması nedeniyle takılan Einstein maskeleri ve daha neler neler. Her yıl 3. ayın 14’ünde ve saat tam 1.59’da... ℼ sayısı gerçekten de ucu bucağı olmayan bir gizem. Tarihine baktığımızda tarihçiler Büyük Giza Piramidi’nin kusursuz yapılmasında ℼ sayısının önemli etkileri olduğunu iddia ediyorlar. Belki de gizemini sırlar içinde sır olan bu yapıdan almıştır. Gizem demişken ben ℼ Günü’nün de gizemli bir gün olduğuna inanıyorum. Einstein’ın doğum günü olması (14 Mart 1879), Stephen Hawking’in bugün hayata veda etmesi (14 Mart 2018) ve aynı zamanda ℼ Günü. Sizce bu bir tesadüf mü? Yoksa sonsuz ve gizemli bir labirentin bilinmez bir noktası mı? ℼ sayısının gizemi belki de burada başlıyordur. Hawking, Einstein ve elmalı turtanın dolanıklığında... ℼ gününüz kutlu olsun...

Kurabiye Kalıbında Daha Çok Çeşit Var

Toplumun belirlediği standartlara göre yaşamak çok zor. Ama bunun daha da ötesi artık bunun bir öneri olarak değil, bir zorunluluk veya “ideal" olan şey olarak görülmeye başlanması. Herkes dört bir yandan bize en doğru, en olması gereken şey ne öğretmeye çalışıyor. Onların istediği gibi olalım, öyle davranalım istiyorlar. Bütün üst ve sınırlar onlar tarafından belirleniyor, bizden beklenen de gözümüz kapalı bir şekilde buna uymak çünkü ancak böyle harika bir hayatımız olabilir. Herkes aynı fikirde aynı çatı altında toplanıp birbirinden farksız olursa çok mutlu bir toplum olacak. Modayı takip etmeliyiz, hem de dibine kadar. O dönem ne popülerse o tarza bürünmeli ve bir gruba dahil olabilmeliyiz. Doğru olan bu. Eğer bir gençsen ve toplulukta ilgi çeken, kabul gören olmak istiyorsan tüm gençlerin ortak dili olan dilden konuşmalısın. Onların güldüğü şeylere gülmeli, aksini unutmalısın. Eğer o ayakkabı modeli birden patlamışsa onu giyebilmek için tüm sınırları zorlamalısın. Eğer o müzik grubu çok popüler olduysa mutlaka dinleyici gibi görünmelisin. O dönem o koku popülerse hemen onu içeren bir parfüm edinmelisin. Birdenbire sahip olduğun bir şey üzerinden herkes dalga döndürmeye mi başladı? Unut sen onu. At çöpe gitsin. Peki neden? Bize nasıl yaşamamız gerektiğini öğretmelerine neden izin veriyoruz? Neden hepimiz “verimli” bir gün geçirebilmek için gün doğumundan önce uyanıp kahvemizi içelim ki mesela? İşinde gücünde ortalama hangi insan sabahın altısında kalkıp yoga ve meditasyonla zihnini boşaltabilir? Bunlar faydalı tavsiyeler olmaktan çıkıp imkansıza kayıyor artık benim zihnimde. Eğer bir şey faydalıysa bu kişiye özel bir şekilde olmalı. Biri sabahın altısında yoga yapmak için uyanırken diğeri tüm gece çalıştığı için öğlene kadar uyumalıdır mesela. Bir insan gecenin dördünde inanılmaz verimli bir şekilde ders çalışabilirken bir başkası öğlene kadar günün en verimli saatlerini geçiriyor olabilir. Bu durumda bunun faydalı olup olmadığını kim belirliyor ve bize söylüyor? Bu “öneri” çılgınlığı o kadar çok arttı ki buna bir dur denmesi artık imkansız gibi geliyor bana. Sosyal medyanın artık hayatımızda çoğu şeyden daha ön planda olmasının bir sonucu da bu. Herkes herkese fikrini soruyor. İnsanlar hiç tanımadığı, yalnızca bir ekrandan seyrederek tanıdığı onca insanın fikirlerini almak istiyor. Onların önerilerine kıymet veriyor. Bu da milyonlarca fikir, milyonlarca öneri demek. Evet, o süper başarılı biri o zaman ondan öneriler almalıyım; onun gibi görünmeli ve onun gibi olabilmeliyim. Belki senin şu anki halinden daha iyi olmanın yolu bambaşka bir şeyden geçiyor? Bunun sonu nerede? “Moda” ve “Verimlilik Çılgınlığı” ardından da diğer nefret ettiğim konu geliyor aklıma. Güzellik algısı. Zamanında güzellik algısını belirleyen onca şey 2021 yılında karşımıza bu kalıpları yıkmak için çıkıyor. İnsanların zihnine bunları düşüren tam olarak kendileri olmalarına rağmen hem de. Bu bana inanılmaz samimiyetsiz geliyor. Ben sahip olduğum hiçbir kusuru kendim fark etmedim mesela. Hep başka insanlardan duydum ve varlığından haberdar bile olmadığım kusurlarımla tanıştım. Ve yalnız olmadığımı o kadar iyi biliyorum ki. Popüler olan şekilde konuşmak, giyinmek, hatta görünmek artık o kadar önemli bir hale geldi ki insanlar bütün farklılıklarından korkmaya başladı. Öyle bir hale geldi ki insanlar kusur olarak gördüğü onca şeyi onun nasıl hissedeceğini bilmeden karşısındaki insana savurmaya başladı. Onların “güzellik algısına” uymadıkları için. Her insanın aynı güzellikte, özelliklerde bir yüze sahip olması düşünülemez bile. Herkesin aynı fiziğe sahip olması, aynı şekilde kilo alıp vermesi mümkün değildir. Her insanın tarzının aynı olması imkansızdır. Her insan sabahın altısında koşuya çıkabilecek imkanlara sahip olmayabilir. O sene o moda diye herkes tek tarz giyinerek daha özgüvenli hissetmek zorunda da değildir ayrıca. Bunlar bizim kafamıza “Bak bu daha güzel, daha doğru.” diye zorla sokulan onlarca saçma kural. Belki bir sene, belki on sene sonra aklımıza bile gelmeyecek şeyleri sırf zamana uyum sağlayalım diye yapmak zorunda asla değiliz. Bunu önce kendimiz kabullenebilmeliyiz. Ardından da çevremize dönüp bunu gerekirse gözlerine soka soka yaşayabilmeliyiz. Evet ben böyle güzelim, böyle daha iyi hissediyorum, hayatımın kalitesini bu şekilde arttırıyorum. Bu şekilde başarılı olacağım. Hem de çok. Ama senin belirlediğin kurallarla değil. Senin istediğin şekilde değil. Olduğum şekilde, sahip olduğum tüm özelliklerimle birlikte. Ve bir gün bütün bunların birer saçmalık olduğunun yalnızca benim zihnimde var olan bir şey olmasını istemiyorum. Asıl normal olanın bu olduğunun anlaşılmasını istiyorum. Bizi en iyi halimize götürecek şey toplumun belirlediği kurallarda değil bizim içimizde bir yerlerde saklı. O kalıpları takip ederek kendimizi bulmak zorunda değiliz. Ve mutlu olmanın şartı asla bu değil.

Akhilleus ve Kaplumbağa

Paradoks, görünüşte doğru olan bir ifade yahut ifadeler topluluğunun bir çelişki yaratması veya sezgiye karşı bir sonuç yaratmasıdır. Paradoks kelimesinin karşılığı Türkçe’de yanıltmaç ve çatışma olarak kullanılır. Ayrıca kökleşmiş inanışlara aykırı olarak ileri sürülen düşünce olarak da tanımlanabilir. Paradoks konusunu açıklamak için, iki bin beş yüz yıllık bir geçmişe sahip olan, felsefe tarihinin paradokslar üretme konusunda ustalığı ile ünlü Elealı Zenon’un meşhur Akhilleus ve Kaplumbağa Paradoksu’nu anlatmak tam olarak uygun olacaktır. Öncelikle, Zenon kimdir? Suali canlanıyor usumuzda. Zenon, Elea’da doğmuştur. Parmenides’in talebelerinden biridir kendisi ve Eleatik Hareket’in de kurucularından da sayılır. Zenon kendisini başkalarının görüşlerini çürütmeye adamıştır neredeyse. Bu yüzden de kendisinden yaklaşık bir asır sonra yaşamış olan Aristoteles, onun “diyalektik” adını verdiği tartışma türünün kurucusu olduğunu söylemiştir. Diyalektik, özellikle Platon ve Aristoteles gibi Antik Yunan filozoflarının ustalaştığı, fikir ayrılıklarının akıl ve mantıkla çözmeye çalışan uygar bir tartışma şeklidir. Zenon, kırk yaşında Atina’ya gitmiş ve Sokrates ile tanışmıştır, o dönemler daha çok siyasetle uğraşmıştır. Zenon tüm paradoksları hiçbir şeyin asla değişmediği ana fikrini savunur. Ona göre devinim bir yanılsamadan ibarettir. Zaman diye bir şey yoktur. Geliştirildiği çağda kafa karıştırıcı olan bu paradokslar, günümüzde bilimsel yollarla açıklanabildiğinden paradoks olmaktan çıkmışlardır. Şimdi paradoksu tanıtmaya başlayabiliriz. Akhilleus ile kaplumbağa bir gün müsabakaya karar verirler. Akhilleus Yunan mitolojisinin en büyük kahramanlarından biridir. Babası yarı insan yarı yaradan Teselya kralı Peleus, annesi ise Thetis isimli bir deniz tanrıçasıdır. Akhilleus öyle eforlu ve süratlidir en uzun yolları koşar en eforluları öldürürmüş. Akhilleus, kaplumbağayı geçeceğini düşünür ve yarış başlar. Zenon der ki, “Akhilleus kaplumbağanın başlama noktasına vardığında, kaplumbağa önde başlamış olduğu için bir miktar daha yol almış olacaktır. Akhilleus kaplumbağanın aldığı yolu tamamlamak için her zaman bu yolun önce yarısını koşmak zorunda değil midir? Ve her yarı yolu tamamladığında, kaplumbağa daha da ilerlemiş olacağından bu sonsuza kadar devam eder ve Akhilleus asla kaplumbağaya yetişemez.” Aslında hepimiz biliyoruz ki Akhilleus illa ki kaplumbağa yetişecektir, Zenon’un asıl anlatmak istediği tanımlamak istediği durumu kanıtlamak değil, kusursuz mantıksal durumu anlatmaktır. Akhilleus ve Kaplumbağa paradoksunu Aristoteles “safsata” olarak tanımlamıştır. “Akhilleus asla kaplumbağayı geçemeyecektir” ifadesi elbette yanlıştır. Her aşamada mesafeler gittikçe azalırken zaman dilimleri de gittikçe azalır. Sonsuz aşamalı bir işlemin sonsuz zaman sürmesi gerekmez. Aslına bakarsanız, tüm aşamaların sürelerini topladığımızda sonlu bir süre ortaya çıkar: Akhilleus’un kaplumbağayı yakalayacağı ana kadar geçen süre. Sonsuz sayının toplamının da mutlaka sonsuz olması gerekmez. Çoğu insan bunu bilmediğinden, hikaye kafa karıştırıcıdır. Kulağa garip gelse de sonsuz aşamalı bir işlem sonlu sürede bitebilir; bu nedenle kaplumbağa kolaylıkla geçilir. İşte bu sebeple Akhilleus ve Kaplumbağa Paradoksu artık bir paradoks değil, bir mantık hatası yani safsatadır.

©2019 by fikirkolektif. Tüm hakları saklıdır.